Tanım
Sizlerle ÖZGÜRCE bilgilerimi, duygularımı, düşüncelerimi, bazen iç dünyamı, her konuda herşeyi paylaşmak istedim.... Sizlerle gülmek de :) Dilerim Profesyonel ortamlarda yazılarımı yazdığım günler geldiğinde, bu yeni ortamlarda yine karşılaşırız ve sizlerde tekrar olumlu etkiler yaratabilirim...
NEŞELİ günler...
Sevgimle...
Bağlantılarım
*
*
*
*
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *
Kategoriler
|
"SEVGİ" Üzerine Küçük Bir Öykü. Dr. Ender Saraç'ın "AYURVEDA
SEVGİ ÜZERİNE KÜÇÜK BİR ÖYKÜ
Aslında bir zamanlar hiçbir şey yoktu, sadece ve tek Yaratan vardı. Hiçbir zaman nedenini tam olarak bilemeyeceğimiz bir şekilde ve bilemeyeceğimiz bir zamanda, aslında zamanın da olmadığı bir boyutta, bizi yaratan, yalnızlığını kırmak istedi.
Belki de, nedenini bilemediğimiz başka şeyleri tecrübe etmek istedi ve bu boyutta, beş duyu ve sezgilerimizle algıladığımız makrokozmosu, evreni yarattı. Bütün bu yaratılışı oluşturan en büyük enerji titreşimi ve gücü sevgiydi. Bütün evren bilgi ve sevgi üzerine kurulmuştu. Kimbilir Yaratan belki de sevme ve sevilme ihtiyacı hissetti, belki de hiçbir şeyin ihtiyacı içinde değildi ; sadece sevginin yaşanmasını ve tecrübe edilmesini istedi. Özünde hepsinin bir olduğu, sayılamayacak derecede çok değişik türde canlı yaratıldı. Hepsi de sevginin başka bir ifadesi idi. Bu güneş sistemi içerisindeki canlıların belki de en mükemmeli ve ayrıcalıklısı olan insanoğlu ise her türlü sorunu, sevinci, üzüntüyü, hastalığı, mutluluğu, mutsuzluğu tecrübe edebileceği özel bir fizyoloji ile yaratılmıştı. İnsanoğlunun üstünlüğü, belki atom bombasından, nötron bombasından, silahlardan çok çok daha güçlü bir şeye sahip olmasındaydı. Bu da, içinde yatan sevgiydi. Ama gerçek ve derin düzeyden bir sevgi, bütün evreni sevme gücüydü.
Dünya gezegeninde, önceleri mükemmel bir uyum içerisinde yaşayan insanoğlu, giderek doğa yasalarından yavaşça kopmaya, sadece kendi cinsine ve türüne değil, aynı gezegene kendisi gibi misafir olarak gelmiş diğer canlı türlerine de acılar çektirmeye başladı. Özünden o kadar uzaklaştı ki, huzur ve barışla dolu muhteşem bir doğa içerisinde yaşarken, sevgi özelliklerinden uzaklaşıp, negatif özelliklere yöneldi ; savaşlar yaptı, yalan söyledi, kin ve nefret güttü, öldürdü. Teknolojiyi yaratırken, manevi değerlerden uzaklaştı, sevmeyi unuttu.
Sevgi kendisini çeşitli zamanlarda, değişik isim ve bedenlerde ifade etmek ihtiyacını hissetti ; insanlara Yaratanın bir parçası olduklarını hatırlattı. Zaman zaman pek çok bilge ve seçilmiş kişi, çekilen bu büyük acıları dindirmek için çeşitli yöntemler geliştirdi, deneyimler yaşadı. Derken bir gün insanoğlu, hemcinslerine ve diğer canlılara sevgi enerjisiyle yaklaşırsa, unuttuğu mutluluğu ve huzuru yakalayabileceğini anlamaya başladı. Ait olduğu bütünün başka bir parçasını üzdüğünü ve aslında bunun, kendisinin de üzüleceği anlamına geldiğini fark etti.
Sevgi o kadar önemli ve muhteşem bir güçtü ki ; insanoğlu kendini, tüm canlıları ve Yaratanı tekrar sevmeyi denedi. Ve ondan istendiği şekilde, gerçek ve derin bir düzeyden severek, Yaratan ile temas kurmaya ve tekrar muhteşem bir kaynaktan beslenmeye başladı. Sonra, dünya üzerinde savaşlar, ölümler, açlık tekrar azaldı. Sevginin gücüyle insanoğlu öyle bir noktaya geldi ki, makrokozmosun bir parçası olduğunu fark etti ve doğa da insanoğlunu tekrar ödüllendirmeye, ona mutluluk, huzur ve barış vermeye başladı. Her kalpten çıkan küçük sevgi damlacıkları birleşti, ırmak oldu, göl oldu, deniz oldu. Denizler de sonsuz sevgi ve mutluluk okyanusuna dönüştü. Artık damlalar yok ; sonsuz mutluluk ve sevgi okyanusu vardı.
Her şey başladığı noktaya geri dönmüştü....
Dr. ENDER SARAÇ - Ayurveda adlı kitabından
|
Tarih: 15:27, 17/6/2009 Kategori: Yurek Isitan Hikayeler |
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Anlamlı ve ÖZEL bir HİKAYE: 'HAYATA BAKIŞ AÇISI'.... İns
Hayata Bakış Açısı
İleri derecede hasta iki adam aynı hastane odasındaydılar. Adamlardan birinin her öğleden sonra 1 saatliğine oturmasına izin veriliyordu, ciğerlerindeki suyun süzülmesi için. Bu hastanın yatağı odadaki tek pencerenin tam yanındaydı. Diğer hasta ise hep sırtüstü yatmak zorundaydı. Bu iki hasta saatlerce birbiriyle konuşur, eşlerini, ailelerini, evlerini, işlerini, askerlik anılarını, tatilde gittikleri yerleri anlatırlardı birbirlerine.
Pencerenin yanındaki hasta, her öğleden sonra oturmasına izin verdikleri saati diğer hastaya pencereden görebildiklerini anlatarak geçiriyordu. Diğer hasta hep bir sonraki günü iple çekmeye başladı, dışarıdaki renkli ve hareketli dünyayı dinlemek için.
Pencere, içinde çok güzel bir göl olan parka bakıyordu. Ördekler ve kuğular gölde yüzerken çocuklar model bot'larını suda yüzdürüyorlardı. Genç aşıklar, gökkuşağının tüm renklerindeki çiçeklerin arasında kol kola dolaşıyorlardı. Ulu ağaçlar etrafı süslüyor, uzaktan şehrin silüeti görünebiliyordu.
Pencere kenarındaki adam bunları muhteşem bir detayla anlatırken, odanın diğer ucunda yatan adam gözlerini kapar ve bu muhteşem manzarayı hayalinde canlandırırdı.
Sıcak bir öğleden sonra, pencerenin yanındaki adam geçmekte olan bir şenlik alayını tarif etti. Diğer adam bando seslerini duyamasa bile hayalinde canlandırabiliyordu, pencere kenarındaki adamın tasviriyle.
Günler ve haftalar geçti. Bir sabah banyo yaptırmak için su getiren gündüzcü hemşire pencere kenarında yatan hastanın cansız bedeniyle karşılaştı: uykusunda, huzur içinde ölmüştü. Hüzünlendi, hastane görevlilerini cesedi dışarı taşımaları için çağırdı.
Uygun zaman geçtiğine kanaat getirir getirmez, diğer hasta pencerenin kenarındaki yatağa taşınmasının mümkün olup olamayacağını sordu. Hemşire memnuniyetle isteğini yerine getirdi, hastanın rahat öldüğündan emin olduktan sonra onu yalnız bıraktı. Yavaşça, duyduğu acıya aldırmadan, bir dirseğine yaslanarak dışarıdaki dünyaya bakmak üzere yatağından doğruldu adam. Sonunda, dışarıyı kendi gözleriyle görme zevkini yaşayabilecekti. Pencereden dışarı bakabilmek için yavaşça dönmeye zorladı kendisini. Pencere, boş bir duvara bakıyordu.
Adam hemşireye, vefat eden oda arkadaşının pencerenin dışında görünen harika şeylerden bahsetmesine sebep olan şeyin ne olabileceğini sordu. Hemşirenin cevabı, ölen adamın kör olduğu ve pencerenin önündeki duvarı görmediğiydi. "Sanırım seni cesaretlendirmek istedi" dedi.
Epilog: Diğer insanları mutlu etmek çok büyük mutluluk getirir, kendi durumunuz ne olursa olsun. Paylaşılan dertler yarısı kadar üzüntü verir, paylaşılan multuluklar ise iki katı artar. Kendinizi zengin hissetmek istiyorsanız, sahip olduğunuz ve paranın satın alamayacağı her şeyi sayın. Bu gün bize bir hediyedir.....
|
Tarih: 21:19, 13/6/2009 Kategori: Yurek Isitan Hikayeler |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
BİR OSMANLI HİKAYESİ ... Osmanlıların Yönetim Tarzları beni hep
Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim, tebdili kıyafet yapmış, Kuşlar Çarşısı'nı geziyormuş. Avcılar avladıkları kuşları, tuzakçılar yakaladıkları maharetli, eğitimli, güzelim kuşları satıyorlar. Bir ara gözü kekliklere ilişir padişah'ın. Bir grup kekliğin üzerindeki varakta, "Tane işi satış fiyatı 1 altın" yazıyor. Hemen yanı başlarında asılı, adeta altın kafes içinde bir keklik daha var ki, fiyatı; 300 altın. Padişahın gözü 300 altınlık kekliğe takılır. "Hayırdır" der satıcıya, "Bunun diğerlerinden ne farkı var ki, bunlar 1 altın, bu 300 altın?" Satıcı, "Bu keklik özel eğitimli, çok güzel ötüyor, ötmesi bir yana bunun ötüşünü duyan ne kadar keklik varsa hepsi onun etrafına doluşuyor" diyor."Tabii bu arada avcılar da o etrafa doluşan keklikleri daha rahat avlıyorlar" diye ekliyor. "Satın alıyorum" diyor Padişah, "Al sana 500 altın..." Parayı veriyor; hemen oracıkta kekliğin kafasını kesiyor. Adam şaşırıp, "Ne yaptınız, en maharetli kekliğin kafasını koparttınız, yazık değil mi" diye dövünürken; Padişah gürlüyor: "Bu kendi soyuna ihanet eden bir kekliktir. Bunun akıbeti er veya geç budur." |
Tarih: 00:47, 30/5/2009 Kategori: Yurek Isitan Hikayeler |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Anlamlı bi HİKAYE: İnsanın DOĞA gibi, binbir çeşit hali-modu var
Bir zamanlar 4 Oğlu olan bir adam varmış. Çocuklarının çok erken karar vermemeleri ve önyargılı olmamaları için onları bu konuda eğitmek istemiş. Böylece her birini uzak bir yerde duran Ağacın yanına gidip ona bakmalarını istemiş. İlk oğlan Kışın gitmiş, İkincisi İlkbahar, üçüncüsü yazın ve sonuncusu sonbaharda.
Geri döndüklerinde hepsini bir araya çağırmış ve ne görüklerini sormuş.
İlk Oğlan Ağacın çok çirkin, yaşlı ve kupkuru olduğunu söyledi. İkinci oğlan Hayır yeşillikle doluydu ve canlıydı dedi. Üçüncü oğlan başka fikirdeydi .Çiçekleri vardı ve kokusuyla görüntüsüyle o kadar muhteşemdi ki daha önce hiç böyle bir şey görmemişti. Sonuncu Oğlan hepsinin haksız olduğunu ve ağacın meyvelerle dolu, canlı ve hayat dolu olduğunu belirtti.
Yaşlı Adam Oğullarına hepsinin haklı olduğunu söyledi.Çünkü hepsi farklı mevsimlerde ağacı görmeye gitmişti.Onlara bir Ağacı veya bir İnsanı kısa bir süre veya bir mevsim tanıdıktan sonra yargılayamayacakları nı anlatmaya çalıştı.Ya da neye sahip olup olmadıklarını ..... Gerçekleri ancak sonunda 4 mevsimi gördükten sonra görürsünüz . Eğer kışın vazgeçersen, İlkbaharın nimetinden olursun, Yazın Güzelliğinden ve Sonbaharın bütünlüğünden de...
Bir mevsimin acısının, diğer güzel mevsimleri parçalamasına izin vermeyin. Hayatınızı bir mevsim yüzünden yargılamayın......
|
Tarih: 21:27, 27/5/2009 Kategori: Yurek Isitan Hikayeler |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
"Fırtına" - Güzel Bir Öykü ve Bir Ders ...
Yıllar önce bir çiftçi, fırtınası bol olan bir tepede bir çiftlik > satın almıştı. Yerleştikten sonra ilk işi bir yardımcı aramak oldu. > Ama ne yakındaki köylerden ne de uzaktakilerden kimse onun çiftliğinde > çalışmak istemiyordu. Müracaatçıların hepsi çiftliğin yerini görünce > çalışmaktan vaz geçiyor, burası fırtınalıdır, siz de vazgeçseniz iyi > olur diyorlardı. > > Nihayet çelimsiz, orta yaşı geçkince bir adam işi kabul etti. Adamın > haline bakıp 'çiftlik işlerinden anlar mısın?' diye sormadan edemedi > çiflik sahibi. 'Sayılır' dedi adam, 'fırtına çıktığında uyuyabilirim'. > Bu ilgisiz sözü biraz düşündü, sonra boşverip çaresiz adamı işe aldı. > Haftalar geçtikçe adamın çiftlik işlerini düzenli olarak yürüttüğünü > de görünce içi rahatladı. Ta ki o fırtınaya kadar: > > Gece yarısı, fırtınanın o müthiş uğultusuyla uyandı. Öyle ki, bina > çatırdıyordu. Yatağından fırladı, adamın odasına koştu: 'Kalk, kalk! > Fırtına çıktı. Herşeyi uçurmadan yapabileceklerimizi yapalım.' Adam > yatağından bile doğrulmadan mırıldandı: 'Boşverin efendim, gidin > yatın. İşe girerken ben size fırtına çıktığında uyuyabilirim demiştim > ya.' Çiftçi adamın rahatlığına çıldırmıştı. Ertesi sabah ilk işi onu > kovmak olacaktı, ama şimdi fırtınaya bir çare bulmak gerekiyordu. > > Dışarı çıktı, saman balyalarına koştu: A-aa! Saman balyaları > birleştirilmiş, üzeri muşamba ile örtülmüş, sıkıca bağlanmıştı. Ahıra > koştu. İneklerin tamamı bahçeden ahıra sokulmuş, ahırın kapısı > desteklenmişti. Tekrar evine yöneldi; evin kepenklerinin tamamı > kapatılmıştı. Çiftçi rahatlamış bir halde odasına döndü, yatağına > yattı. Fırtına uğuldamaya devam ediyordu. Gülümsedi ve gözlerini > kapatırken mırıldandı: 'Fırtına çıktığında uyuyabilirim' > > Sıkıntılara zihnen (bilgi, plan), mânen (Tanrı'ya yakınlık), maddeten (tedbir) > hazırsanız, fırtına çıktığında uyuyabilirsiniz. Hayatınız boyunca.
|
Tarih: 22:47, 15/5/2009 Kategori: Yurek Isitan Hikayeler |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Anlamlı bir ÖYKÜ ... En zayıf yönümüz, üzerinde çok çalışırsak
Japonya'da bir çocuk 10 yaslarindayken bir trafik kazasi geçirmis ve sol kolunu kaybetmis. Oysa çocugun büyük bir ideali varmis.
Büyüyünce iyi bir judo ustasi olmak istiyormus. Sol kolunu kaybetmekle birlikte,
bu hayali de yikilan çocugunun
büyük bir depresyona girdigini gören babasi,
Japonya'nin ünlü bir Judo ustasina gidip yapilacak bir seyin olup olmadigini sormus..
Hoca: Getir çocugu ..bir bakalim, demis. Ertesi gün baba-ogul varmislar hocanin yanina..
Hoca çocugu süzmüs ve: Tamam demis..yarin esyalarini getir,
çalismalara basliyoruz.
Ertesi gün çocuk geldiginde hocasi ona
bir hareket göstermis ve 'bu hareketi çalis 'demis.
Çocuk bir hafta ayni hareketi çalismis..
Sonra hocasinin yanina gitmis.
baska hareket göstermeyecek misiniz?' diye sormus.
Hocanin cevabi: -Çalismaya devam et olmus... 2 ay,3 ay,6 ay derken
çocuk okuldaki bir yilini doldurmus..
Çocuk bu bir yil boyunca hep
o ayni hareketi tekrarlamis.
Hocanin yanina tekrar gitmis: Hocam bir yildir ayni hareketi yapiyorum
bana baska hareket göstermeyecek misiniz? - Sen ayni hareketi çalis oglum .
Zamani gelince yeni harekete geçeriz.. 2 yil ,3 yil, 5 yil derken çocuk
judodaki 10. yilini doldurmus. Bir gün hocasi yanina gelip. ...
'Hazir ol ! ' demis.. 'Seni büyük turnuvaya yazdirdim.
Yarın maça çikacaksin!'. . Delikanli şok olmuş..
judo da bildigi tek hareket var.
Ünlü judocularin katildigi
turnuvada hiçbir sansinin olmayacagini düsünmüs;
ama hocasina saygisindan ses çikarmamis. Turnuvanin ilk günü delikanli ilk müsabakasina çikmis.
Rakibine bildigi tek hareketi yapmis ve kazanmis.
Derken.. ikinci ,üçüncü maç....
çeyrek, yari final ve final... Finalde delikanlinin karsisina
yenilmeyen sampiyonu çikmis. ....
Tam bir üstat delikanli dayanamayip
'Hocam hasbel kader buraya kadar geldik
ama rakibime bir bakin hele.. Bende ise bir kol eksik ve
bildigim tek bir hareket var..
bari çikip ta rezil olmayayim
izin verin turnuvadan çekileyim..'
Yenilirsen de namusunla yenil. Çaresiz çikmis müsabakaya.
Maç baslamis. Delikanli yine bildigi o tek > >hareketi yapmis ve tak.!
Yenmis rakibini sampiyon olmus.
Kupayi aldiktan sonra hocasinin yanina kosmus: -Hocam nasil oldu bu is..?
Benim bir kolum yok ve bildigim tek bir hareket var. Nasil oldu da ben kazandim.?
-Bak oglum 10 yildir o hareketi çalisiyordun.
artık yeryüzünde o hareketi senden
daha iyi yapan hiç kimse yok. Bu bir, ikincisi de o hareketin tek bir karsi hareketi vardir. senin sol kolundan tutmasi gerekir.!
Bunu anlatan dostumuz bir de sunu ekledi:
'Insanlarin eksiklikleri bazen , ayni zamanda en güçlü taraflari olabilir: Ama yeter ki bu eksiklik kafalarinda olmasın..!! '
|
Tarih: 15:19, 13/5/2009 Kategori: Yurek Isitan Hikayeler |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
ANLAMLI - CİCİ bi HİKAYECİK! ANA RAHMİNDEKİ İKİZLERİN SOHBETLERİ
ÖLÜNCE ÖLMÜŞ MÜ OLACAĞIZ?
Karanlıktaymışlar. İki embriyo, bir ana rahminde... Her şeyden habersiz bekleşiyorlarmış, sudan bir beşiğin içinde... Sarılıp birbirlerine, karanlıkta uyumuşlar öylece... Haftalar geçmiş, ikizler gelişmiş. Elleri, ayakları belirginleşmiş. Gözleri çıktıkça meydana, İkisi de çevrede olup biteni fark etmiş... Ne rahat, ne güvenli bir dünyaymış bu... Sıcak, ıslak, sevgi dolu... 'Öyle güzel bir dünyada yaşıyoruz ki' demişler, '...bize ne mutlu...' Gel zaman git zaman, çevreyi keşfe girişmişler. Bu karanlık dünyayı ve hayatın kaynağını deşmişler. Onları besleyip büyüten kordonu fark edince O kordonla kendilerini var eden Anne'lerine şükretmişler. Sonra başlamış bir varoluş tartışması: 'Bu raya nereden geldik, biz nasıl olduk' diye sormuş ikizler... 'Annemiz' demiş biri, 'O bizi var etti, bize can verdi.' Ne biliyorsun' diye itiraz etmiş öteki, 'Sen hiç Anneni görmedin ki...': Belki de o sadece zihnimizdedir. Anne inancı bizi rahatlattığı için uydurduğumuz bir şeydir.' Süredursun ana rahmindeki tartışma, ikizler büyüyüp gelişmişler. Rahme sığmaz olup tekmeleşmişler. Artık parmakları ve kulakları varmış kerataların... Büyüdükçe anlamışlar ki, yolun sonu yakın... Gün gelecek, bu güzelim hayat bitecek; Karanlık bir yolculuk, onları bir başka diyara çekecek. '- Buradaki hayatımızın sonuna yaklaşıyoruz' diye fısıldamış ikizlerden biri efkarla... '- Ben gitmek istemiyorum' diye diretmiş öteki; 'doyamadım ki daha hayata...' '- Ama mukadderat alnına yazılandır; dua et, belki doğumdan sonra hayat vardır.' Sormuş karamsar olan: '- Bir gün bize hayat veren kordon kesilecek. Ondan sonra başımıza neler gelecek?' Şiirle cevaplamış iyim ser olan: 'Birçok giden/ memnun ki yerin den/ çok seneler geçti/ dönen yok seferinden...' Ve günlerden bir gün, yer sarsılmış, duvarlar kasılmış. Dayanılmaz sancılarla ikizler beklenen günün geldiğini anlamış. Buruşuk kollarıyla birbirlerine son kez sarılıp vedalaşmışlar. Ve 'ömrümüz bitti' diye çığlık çığlığa ağlaşmışlar. Azrail sandıkları bir el kesmiş onları hayata bağlayan kordonu, Ağlaya ağlaya karanlık bir koridordan öbür hayata çıkmışlar.
Hayatı sadece dünyadan ibaret sananlar gibi, yaşamlarının sadece ana rahminde olduğunu ve doğunca öleceklerini sanıyorlar...
Biz de yanılıyoruz onlar gibi.. Ölünce ölmüş değil, doğmuş olacağız.. Nerden bilebiliriz ki!
|
Tarih: 11:27, 9/5/2009 Kategori: Yurek Isitan Hikayeler |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Katkı verici ve bilgece bir Hikaye: "Kahvenin tadı"... / HAYAT K
Bir grup kariyer yolunda ilerleyen yeni mezun, eski üniversitelerindeki profesörlerini ziyaret için bir araya gelirler. Sohbet, sonunda işin ve hayatın stresinden şikâyetleşmeye döner Misafirlerine kahve ikram etmek isteyen profesör mutfağa gider ve yanında büyük bir termos içinde kahve ve porselen, plastik, cam, kristal olmak üzere değişik tarzda ve ucuz görünenden, pahalı ve hatta çok özel olanlarına kadar değişik kahve bardakları ile gelir. Herkes bir bardak secince, profesör şöyle söyler:
'Fark ettiyseniz, tüm pahalı görünen bardaklar alındı ve geriye ucuz görünümlü, sade bardaklar kaldı. Kendiniz için en iyi olanı istemeniz normal olsa da, bu sizin stresinizin ve problemlerinizin kaynağı aslında. Emin olun ki, bardağın kendisi kahvenin kalitesine hiç bir şey katmaz. Çoğu zaman, sadece daha pahalıdır ve hatta bazı durumlarda da içtiğimizi saklar. Hepinizin aslında istediği kahveydi, bardak değil, ama bilinçli olarak en iyi bardaklara yöneldiniz ve sonra birbirinizin bardağına bakmaya başladınız.
Şunu bir düşünün: Hayat kahvedir. İş, para ve toplumdaki konumunuz da bardaklar. Onlar hayatı tutmak için sadece araçlardır ve seçtiğimiz bardak yaşadığımız hayatın kalitesini belirlemediği gibi değiştirmez de. Bazen sadece bardağa odaklanarak kahvenin tadını çıkarmayı unuturuz. Kahvenizin tadına varın! En mutlu insanlar her şeyin en iyisine sahip değildirler. Sadece her şeyin en iyi şekilde tadını çıkartırlar. Basit yaşayın. Cömertçe sevin. Birbirinize derinden itina gösterin. Nazik olun, gerisini hayata bırakın..
|
Tarih: 21:22, 1/5/2009 Kategori: Yurek Isitan Hikayeler |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Dürüst Adamın Hikayesi...
Ülkelerden bir ülkede, gece olunca insanlar maymuncukları nı ve fenerlerini yanlarına alır ve komşularının evini soymaya giderlermiş. Gün doğarken geri döndüklerinde yüklerini tutarlar, ama her seferinde kendi evlerini de soyulmuş bulurlarmış. Ülkede kimse kaybetmezmiş, çünkü herkes birbirinden çalar ve bu dolaşım son kişi ilk kişiden çalana kadar sürermiş.
Bir gün (nasıl olmuşsa), dürüst bir adam ortaya çıkmış. Gece olduğunda, çanta ve fenerle dışarı çıkmaktansa evinde kalıp çalışmayı tercih edermiş. Hırsızlar geldiğinde evde ışık yandığını görünce, soymak için içeri girmezlermiş. Bu durum bir süre devam edince, ahali bir konunun açıklığa kavuşmasını istemiş:
Çalmadan yaşamak senin tercihin, ama başkalarını bir şey yapmaktan alıkoymaya hakkın yok! demişler.
Bunun üzerine dürüst adam, geceleri evinden çıkar, fakat hiçbir şey çalmaz, döndüğü zaman evini hep soyulmuş bulurmuş. Adamın bir haftadan az sürede, yiyecek tek bir şeyi kalmamış ve ülkeyi terk etmek zorunda kalmış.
Daha iyi soygun yaparak zenginleşenler kendileri için soygun yapmak üzere maaşlı hırsızlar tutmaya başlamışlar. Zengin fakir ayrımı giderek çoğalmış. Zenginler mallarını korumak için polis teşkilatı ve hapishaneler kurmuşlar ve kendi mallarının çalınmasını yasadışı ilan etmişler. Ancak yoksulların mallarını çalmak serbestmiş.
Bir süre geçtikten sonra artık kimse soymaktan ve soyulmaktan söz etmez olmuş. Çünkü yoksulların çoğu ya açlıktan ölmüş ya da ülkeyi terk etmişler. Zenginler ve maaşlı soyguncular ise soyacak kimse kalmadığı için servetlerini yitirmeğe başlamışlar.
Sonunda zenginler eski düzeni yeniden sağlamak için dürüst adamı başa getirmeye karar vermişler. Ancak dürüst adamın evine gittiklerinde sadece yerde yazılı bir kağıt varmış. Kağıtta şunlar yazıyormuş:
Bir insan sadece dürüst olduğu için aranıyorsa, herşey için çok geç olmuş demektir...
"BİR MİLLET UYUYORSA UYANDIRMAK KOLAYDIR.
UYUMUYOR DA UYUYOR GİBİ DAVRANIYORSA NE YAPSANIZ NAFİLE. UYANDIRAMAZSINIZ! "
Indra Ghandi
|
Tarih: 19:07, 27/4/2009 Kategori: Yurek Isitan Hikayeler |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
HİÇBİR KONUDA, UMUDUNUZUN SÖNMEMESİ DİLEĞİMLE...
DÖRT MUM
Dört mum yavaşça yanıyordu. Ortam çok yumuşaktı ve konuştukları duyuluyordu.
İlki söyledi: “Ben barışım! Artık kimse benim yanık kalmamı sağlamıyor, sanıyorum söneceğim…” Alevi hızla azaldı ve bütünüyle söndü.
İkincisi söyledi: “ Ben inancım! Neredeyse herkes benim artık gerekli olmadığımı düşünüyor o nedenle daha fazla yanık kalmama hiç gerek yok…” Konuşmayı bitirdiği zaman, bir rüzgar hafifçe esti ve onu söndürdü.
Üzgünce üçüncü mum sırası gelince konuştu: “ Ben sevgiyim! Yanık kalmak için artık gücüm kalmadı. İnsanlar beni bir kenara bıraktı ve önemimi anlamadı. Kendilerine en yakın olanları bile sevmeyi unuttular… " Ve hiç zaman yitirmeden söndü.
Bir çocuk odaya girer ve üç mumun yanmadığını görür: “Neden yanmıyorsunuz sizin sonuna kadar yanmanız gerekir “ Bunu söyleyerek, çocuk ağlamaya başlar.
Ardından dördüncü mum soyle söyler: “Korkma... ben hala yanıkken diğer mumları yeniden yakabiliriz.. “Ben Umudum!..”
Alıntı
|
Tarih: 01:07, 12/3/2009 Kategori: Yurek Isitan Hikayeler |
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
|