KİŞİSEL SİTEM - "Birbirimize Hayat Yolculuğunda Yardım Etmek İçin Buradayız" ....
Tanım
Sizlerle ÖZGÜRCE bilgilerimi, duygularımı, düşüncelerimi, bazen iç dünyamı, her konuda herşeyi paylaşmak istedim.... Sizlerle gülmek de :) Dilerim Profesyonel ortamlarda yazılarımı yazdığım günler geldiğinde, bu yeni ortamlarda yine karşılaşırız ve sizlerde tekrar olumlu etkiler yaratabilirim...
NEŞELİ günler...
Sevgimle...
" Çok yakın iki arkadaş olan Liv ve Emma, çocukluklarından beri evlenip gelin olacakları o günün hayalini kurmaktadırlar. Düğün hayalleri içerisinde ikisinin de vazgeçemediği tek ayrıntı, New York’un en ünlü düğün mekanı The Plaza Hotel’de evlenmektir. 26 yaşına geldiklerinde ikisi de evlenme teklifi alır. Hayallerini gerçekleştirmek ve muratlarına ermek üzereyken evlilik danışmanlığı ofisinde yapılan bir hata sonucu aynı gün evleneceklerini öğrenirler! Hangisinin The Plaza Hotel’de evleneceği savaşı kimin kazanacağına bağlıdır. Bundan sonra, iyi olan gelin kazanacaktır! "
Sizlere Çocukluk Kahramanım "ŞEKER KIZ CANDY"yi hatırlatmak, hiç
Eminim benim jenerasyonumdakiler, mutlaka 'Şeker Kız Candy' Çizgi Filmini çocukluklarında en az bir defa da olsa izlemiştir... Şimdi artık, bizim zamanımızdaki gibi sevgi dolu, saf, şeker, duygu dolu, pozitif çizgi filmler yok... Maalesef şimdiki çocuklar şansız ve anneler şikayetçi.....
Ben çocukluğumda 'Şeker Kız Candy' ile güldüm, dans ettim, ağladım, aşık oldum, duygulandım... Jenerik müziği bile hala kulaklarımda ! Onun kalbimdeki yeri hiç değişmeyecek !!!
PS. Jenerik Müziğinin videosunu ancak Fransızca'sını bulabildim :( Ama olsun, melodisi aynı :)
Senaryo: Jordan Cahan Oyuncular: Dane Cook, Kate Hudson, Alec Baldwin, Jason Biggs, Diora Baird, Lizzy Caplan, Riki Lindhome, Mini Anden, Hilary Pingle, Nate Torrence
"Başarılı bir avukat olan Alexis, Dustin ile yaşadığı ilişkiye son verir. Aşk sarhoşu Dustin, çaresizlik içinde en iyi arkadaşı Tank’in yardımına başvurur. Tank, sözleşme yaptığı terk edilmiş erkeklerin sevgililerini önce baştan çıkartıp, sonra onları çileden çıkartarak ayrılma konusunda uzmandır. Bu konuda öylesine uzmandır ki, onunla ilişki kuran kadınlar, en kısa sürede eski sevgililerine geri dönüş yolları aramaya başlar.
Ancak sihirli değneğini Alexis üzerinde denemeye kalkışan Tank, hayatının en büyük sınavıyla karşı karşıya kalır. Tank’in her kadında etkili olan yöntemi Alexis’de işlememektedir. Üstüne üstlük Tank, Alexis’e aşık olmuştur. Tank, en iyi arkadaşı Dustin’e duyduğu sadakat ile, onun kız arkadaşına hissettiği tuhaf çekim duygusu arasında bocalamaya başlarken, iki arada bir derede kalacaktır."
"Birkaç haftalık flört döneminden sonra Dustin, kız arkadaşı Alexis’in kendisinden uzaklaştığını fark eder. Onu tekrar kazanabilmek için en iyi arkadaşı Tank’in yardımına başvurur. Tank, kadınları önce baştan çıkartıp sonra adeta delirterek ayrılma konusunda ustadır. Sevgilisi tarafından terkedilmiş erkeklerle anlaşır; çünkü onunla ilişki kuran kadınlar eski sevgililerine dönerler."
"Hava filtresi şirketinde müşteri temsilcisi olarak çalışan Tank (Dane Cook) aynı zamanda boş vakitlerinde sevgilisi ile arasında sorun olan hemcinslerine yardımcı olmaktadır. Yardımcı olma biçimi ise oldukça özgün. Sevgilileri kendilerini terk eden yahut terk etme aşamasındaki adamlar Tank’a başvuruyor. Tank de bu kadınlarla birkaç geceliğine çıkarak, kendi amiyane tabirle onlara ‘yatağındaki sevgilileri ile dışarıdaki adamlar’ arasındaki farkları gösteriyor. Bir nevi ‘kötü sevgili modeli’ sergiliyor yani. Hayatlarındaki en kötü geceyi geçiren kadınlar ise soluğu eski sevgililerinin kucağında almakta gecikmiyorlar. Fakat iş Tank’in en yakın arkadaşı ve kuzeni olan Dustin’in (“American Pie”) sevgilisi Alexis’i (Kate Hudson) terörize etmeye gelince işler sarpa sarıyor..."
“Arkadaşımın Aşkı”nın başrolündeki romantik çift, ilk bakışta gelmiş geçmiş en uyumsuz ikili gibi gözükebilir. Ayrıca konu açısından da film geleneksel tarzda yapılmış romantik komedilerden farklıdır. Tank karakteri, kadınları baştan çıkarıp manipule etme becerisini kendisi için karlı bir işe dönüştürmüş müzmin bir bekardır. Alexis ise aklını evliliğe takmış erkekler için ideal kadındır. Ancak tek eşli ilişkilerden bıktığı için biraz da rastgele ve tek gecelik seks istemektedir. “Arkadaşımın Aşkı”nı benzeri diğer romantik komedilerden ayrıştıran gerçek romantizmin kaynağı, işte bu uyumsuz ikilinin hiç beklemedikleri anda birbirlerine doğru çekilmesinden gelir. “Bu filmdeki ilişkiler fotoğraf mükemmelliğinde değildir” diyor Alexis rolünde oynayan Kate Hudson, “Çünkü gerçek hayattaki ilişkiler asla fotoğraf mükemmelliğinde olmaz. Hepimiz insanız. Hepimiz hata yaparız. Bu filmde aşkın getirdiği karmaşık duygulara farklı bir bakış getirmek ve sevgililerin çıktığı yolculuğu izleyenleri bol bol güldürmek istedik.” Kate Hudson’ın rol arkadaşı Dane Cook şunları ekliyor: “Bu filmi özgün kılan yanı, baş karakterlerin her ikisinin de aşık olmayı bile istemiyor oluşudur. Hiçbir anlamda geleneksel romantik komedi olduğu söylenemez. Ancak çok aykırı yapısıyla bile cesur bir yapımdır.” Alexis rolünde kamera karşısına geçen Kate Hudson, portresini çizdiği karakterin yıllarca tek eşli ilişki yaşadıktan sonra sahaya inerek serbest seks elde etme isteği konusunda şu yorumu yapıyor: “Başarılı bir avukat olan Alexis’i, filmin başlangıcında Dustin (Jason Biggs) ile yaşadığı ilişkiye son verirken görürüz. Artık tek başına olmanın, kimseye bağlı olmamanın avantajını yaşamaya kararlıdır. Bugüne kadar oynadığım rollerin hepsinden farklıydı. İlk defa olarak üstlendiğim karakter erkeklerin yaptığı şekilde ilişkisine son verdi. Alexis karakterinin artık özgür olmaya ihtiyacı vardır. Ancak çok genç olduğu ve tam donanımlı olmadığı için başlangıçta karşısına çıkan erkekleri yağmalarcasına davranışlar sergiler. Sanki, ‘Evet ben de bunu yapabilirim, bu şekilde flört edebilirim. Duygusuz olabilirim’ der gibidir.” Kate Hudson sözlerine şöyle devam ediyor: “Partnerine bağlılık sözü vermeden yapılacak seks için Tank ideal erkek gibi gözükür. Tank ile tanıştığı andan itibaren kişiliğinin o güne kadar deneyimlemediği bir yönünü sergilemeye başlar. Elbette yeni zevklerinin tadını fazlasıyla çıkaracaktır.”
Tom Vaughan’ın yönetmenliğini yaptığı ve senaryosunu Dana Fox’un yazdığı bu komedinin başrollerini Cameron Diaz, Ashton Kutcher, Rob Corddry, Treat Williams, Dennis Miller ve Lake Bell paylaşıyor... Filmin yapımcıları Michael Aguilor, Shawn Levy, Jimmy Miller, Arnon Milchan, yapım amirleri Joe Carracciolo ve Dean Georgaris, görüntü yönetmeni Matthew Leonetti, yapım tasarımı Stuart Wurtzel ve editörü ise Matthew Friedman...
Jack ve Joy, Las Vegas’ta paylaştıkları bir hafta sonu üç milyon dolar kazanırlar, ancak kazanan belli değildir. Aralarındaki tartışmayı Yargıç Whopper altı aylık zorunlu bir evlilikle çözümleyecektir. Evliliğin feshini kabûl etmez, ganimetin paylaşımını dondurur ve çiftin hazırlıksız yakalandıkları bu evliği yürütmek için her şeyi denediklerini kanıtlamalarına karar verir.
Parti delisi karizmatik Jack Fuller ve ticaretle uğraşan Joy McNally’nin tesadüfi olarak Las Vegas’ta paylaştıkları gürültülü bir haftasonu, onlar için hayal meyal anlardan çok hatırlanacak izler bırakır…Bu iki tatilci New York’lu, hiçbir acı hissetmedikleri o anda Vegas-stili bir evlilik sözleşmesine imza atmamış olsalardı, kim bilir belki herşey farklı olurdu…Ama burası Vegas..
İki farklı cinsiyet arasındaki hiçbir savaş Jack ve Joy gibi iddialı iki gladyatöre ev sahipliği yapmamıştır. Jack ve Joy “saadet dolu evliliklerini” birbirlerini öldürmeden altı ay sürdürmeyi başarabilecekler ve büyük ganimete ulaşabilecekler mi? Ya da ikisi arasındaki bu hararetli kıvılcımlar birgün kalplerine sıçrayıp sahte ilişkilerini şaşırtıcı bir gerçekliğe mi dönüştürecek?
Artık popüler bir deyim olan “Vegas’ta olan Vegas’ta kalır” deyimi çılgın zevklere, neşeli ayyaşlık ve zamparalığa ve tabiki bol paraya büyülü bir şekilde çağırıyor… Eğer yaptıklarınızdan birini biri hatırlarsanız, gerçekten orada hiç olmamışsınız demektir…
Ancak ya Günah Şehri’nde yaptığınız ufak çılgınlıklar –peki hala ayyaşlık sonucu yaptıklarınız- sadece orda kalmazda sizi taa evinize kadar takip ederse ve hayatınızı altüst etmeye başlarsa? What Happens In Vegas oldukça seksi ancak hiçbir şekilde birbiriyle uyuşmayan bir çiftin şahane bir gece sonrasında başına gelen ve pek fena sonuçlar doğuran olayları anlatan muhteşem bir komedi…
Parti delisi karizmatik Jack Fuller (ASHTON KUTCHER) ve ticaretle uğraşan Joy McNally (CAMERON DIAZ)’nin tesadüfi olarak Las Vegas’ta paylaştıkları gürültülü bir haftasonu, onlar için hayal meyal anlardan çok hatırlanacak izler bırakır…Bu iki tatilci New York’lu, hiçbir acı hissetmedikleri o anda Vegas-stili bir evlilik sözleşmesine imza atmamış olsalardı, kim bilir belki herşey farklı olurdu… Ama burası Vegas..
Üç milyon dolar kazanan çift… Ancak kazanan kim… Aslında Jack, Joy’un çeyrekliğini ödünç alarak kazandı… Ama Joy zaten makinenin başında oynuyordu… Ya da tam tersi miydi… Herneyse kime ait bu ganimet?
Bu muhteşem ikili arasındaki münakaşayı inatçı Yargıç Whopper (DENNIS MILLER) çözümleyecektir… Çözüm ise “altı aylık zorlu ve zorunlu bir evliliktir”… Jack’in en iyi arkadaşı ve avukatı Steve “Hater” Hader (ROB CORDDRY)’ın itirazlarına rağmen, yargıç Whooper evliliğin feshini kabul etmez, ganimetin paylaşımını dondurur ve sorumsuz çiftin insani olarak hazırlıksız yakalandıkları bu evliği yürütmek için herşeyi denediklerini kanıtlamalarına karar verir… Bu kararın içinde haftalık görüşme toplantıları ve birlikte hareket etmenin yanı sıra, Whooper’a göre yeni jenerasyonun nefret ettiği bir başka durum daha vardır: “denemek”… Whooper aksi takdirde çiftin, bu paranın bir penisini bile göremeyeceklerini garanti eder…
Ve filmi yakından tanımak isterseniz işte videoları...
Dr. Henry Roth, Hawaii'nin ünlü playboylarından birisidir. Fakat Lucy ile tanışınca farklı duygular hissetmeye başlar. Kalbini çalan bu kadının dünyada çok az rastlanan bir rahatsızlığı vardır. Her gün bir önceki gün yaşadıklarını unutarak uyanan Lucy, sürekli yenilenen bir hafıza kaybı yaşamaktadır.
Henry her yeni günde yeniden kendisini tanıtmak ve yeniden kendisinden etkilenmesini sağlamak zorundadır. Bu durum Henry'nin işini zorlaştırmanın yanında, aslında daha da fazla bağlanmasına sebep olacaktır.
Adam Sandler ve Drew Barrymore'un uyumlu bir ikili oldukları 50 İlk Öpücük, hoş bir romantik-komedi olarak hafızalarda yer ediyor.
"Seviş-terk et zihniyetinde bir kazanova, her gece hafızasının silinmesine yol açan nörolojik bir rahatsızlığı olan Lucy’ye vurulursa neler olur?..
Hawai’de yaşayan veteriner Henry Roth, Deniz Yaşamı Parkı’ndaki deniz hayvanlarıyla ilgilenmediği zamanlarda, tatil aşkı arayışındaki turistlerin kalbini çalmakla meşguldür. Uzun süreli ilişki nedir bilmeyen Henry’nin çapkınlığı, onun yıllardan beri hayallerini süsleyen Alaska’ya tekneyle gidip morsların sualtı yaşamını inceleme planlarını bile sekteye uğratmaktadır.
Rüyalarını gerçekleştirmeye ramak kala, teknesinde meydana gelen bir problem sonucunda kendini Hukilau Café’de bulan Henry’nin güzel Lucy Whitmore’la karşılaşması bu sayede gerçekleşir. Henry, tek başına kahvaltı eden Lucy’ye görür görmez çarpılır. İki genç gözlemelerden ve deniz memelilerinden bahsederken, Henry Lucy’ye giderek daha büyük ilgi duymaya başlar ve ertesi gün onu beraber kahvaltı etmeye davet eder.
Ama bir sonraki gün Café’ye gidip bir önceki günkü sohbetlerinden söz edince, Lucy onun bir tür sapık olduğunu düşünerek etraftan yardım ister. Henry’nin kim olduğu hakkında hiçbir fikri yoktur. Sonuçta Henry, Lucy’nin sevgisini kazanmak istiyorsa, hayatı boyunca her gün sıfırdan başlamak zorunda olduğu gerçeğinin farkına varır..."
Çok Severek İzlediğim Şahane bi Romantik-Komedi: "13 Going on 30
Keşke 30 Olsam Orjinal adı: 13 Going on 30 Yapım Yılı: 2004 Türü: Romantik/ Komedi Yönetmen: Gary Winick Oyuncular: Jennifer Garner, Mark Ruffalo, Judy Greer, Christa B. Allen
Jenna, 13 yaşında bir kızdır. Tek bir isteği vardır; o da ünlü ve sevilen biri olmak. O bunları hayal ede dudurken; okulun en yakışıklı ve popüler delikanlısı yüzünden kendi doğum günü partisinde bir dolaba kilitlenerek küçük düşürülür. Bu sırada bir dilek tutar ve 30 yaşında olmak ister. Dileği kabul olur ve dolaptan çıktığında 30 yaşına gelmiştir. Çok güzeldir ve son derece popülerdir. Jenna bu yeni hayatının tadını çıkarırken bir şeylerin eksik olduğunu fark eder; zamanında göz koyduğu delikanlı! Matt, bir başka genç hanımla hayatını birleştirmek üzeredir. Ama Jenna buna izin vermeyecektir. Keyifle izleyeceğiniz bu filmi sakın kaçırmayın!
Bazen geçen yıllar dün gibi gelir bize... Jennifer Garner'ın başrolü oynadığı Keşke 30 Olsam filminde bu gerçekte de böyle: Ergenliğe adım atan pek çok insan gibi popüler olmak isteyen ve arkadaşlarından sıkılan Jenna Rink, 13. yaş gününe 'cool' bulduğu yeni arkadaşlar çağırıyor. Ancak bu girişimi kendi partisinde küçük düşürülmesine yol açıyor. Bir oyun sırasında dolaa kilitlenen Jenna, bir dilek tutarak 30 yaşında olmayı istiyor ve dileği gerçek oluyor. Gardroptan çıktığında iyi bir yaşama sahip 30 yaşında, güzel bir kadın oluyor. Fakat aradan geçen 17 yılda olanlara dair hiçbir fikrinin olmaması tek sorun olarak karşısına çıkıyor.
Bir Klasik Müzik Dinleyicisi Olarak Sizlere Enfes bi Film öneris
Beethoven'ı Anlamak
Özet
Genç Anna Holtz’un (Diane Kruger) tüm hayali iyi bir besteci olmaktır. Bu hayalini gerçekleştirmek ve müzik alanında iyi bir kariyer yapmak amacıyla, o dönemde dünyanın müzik başkenti olan Viyana’ya gelir. Konservatuarda okurken, yaşayan en büyük ve yetenekli besteci Ludwig van Beethoven’ın (Ed Harris) yanında çalışma fırsatı yakalar. Beethoven, 9. senfonisinin son hazırlıkları üzerinde çalışmaktadır. Yapımcısı Wenzel Schlemmer (Ralph Riach) ise bu sırada kanserden ölmektedir. Schlemmer, senfoniyi tamamlamakta yardım etmesi için Anna’ya bir teklif yapar. Anna, bu teklifi kabul ederken Beethoven’ın birlikte çalışması çok güç bir insan olduğundan habersizdir. Anna için bu fırsat kendi yeteneğini kanıtlayabilmek için biçilmiş kaftandır. Beraber çalıştıkları süre içinde aralarında vazgeçilemez bir bağ oluşacaktır. Anna, uzun zamandır beraber olduğu Martin’den (Matthew Goode) evlenme teklifi alır. Martin ve Beethoven arasında bir seçim yapmak zorunda kalacaktır. Viyana’dan kaçmayı dener ama başaramaz; yazgısı Beethoven’ınkine bağlanmıştır.....
Sevgili Blog Okuyucuları, sıra geldi benim bu film hakkındaki Yorumlarıma:
"Bu film hakkında çok olumlu geri bildirimler olduğu kadar, negatif eleştiriler de okudum basından. Ancak bence tek kelimeyle 'PERFECT!' Film Beethoven'ın hayatını ve kendini oldukça yansıttığı için Belgesel niteliğine oldukça yakın bence. Filmde Beethoven'ı gerçekten tanıyorsunuz... Ona yardım eden Anna Holtz'la aşk yaşayacaklarını sanıyorsunuz, ancak Büyük besteci ve asistanı tüm film boyunca çok güzel bir Hoca-Öğrenci ilişkisi içinde. Beni Beethoven kadar Anna Holtz da duygulandırdı. Anna idealist bir besteci aday, tutku dolu ! Beethoven'ın inanılmaz kabalıklarına, aksiliğine dayandı... Büyük besteciyle aynı tutkuyu paylaşıyordu. Filmin bence en güzel sahnesi (ki gözyaşlarım hiç dinmedi o sahnede) Beethoven'ın 9. Senfoniyi (ki o zaman sağırdı) besteledikten sonra 9. Senfoninin Premieri yapılacaktı ve Büyük Besteci Orkestra Şefi olarak tüm Orkestrayı yöneterek; o büyük ESERİ çalınacaktı... Ancak büyük engel, Beethoven sağır ve orkestrayı duyamıyor; Büyük besteci sahnede panikledi - o sırada Anna Holtz sahneye koştu ve orkestranın arasına karışarak, saklandı ama Beethoven'la birbirlerini görebiliyorlardı. Ve tüm eseri Anna elleriyle işaret etti, Büyük Besteciyse Anna ne yapıyorsa onu aynalıyordu - müziği kulaklarıyla değil ama ruhuyla duyuyordu! Ve Anna sayesinde o koca Orkestrayımükemmel yönetti... Eseribitirdiğinde Beethoven transtaydı-dona kalmıştı, Anna koştu ve Büyük Bestecinin yüzünü arkaya yani seyircilere çevirdi; Beethoven manzara karşısında şoktaydı çünkü salon alkış ve coşkudan yıkılıyordu! Anna Holtz ağlıyordu. Çünkü bu sıradan birşey değildi, bu eser bir efsaneydi !!!"
Ben Beethoven'ı Anlıyorum, İşte Benim Gözlüğümle Beethoven:
Beethoven çok sayıda beste yapmış, sanatının zirvesindeyken sağır olmuştu. Bu onun için hayattaki en acı verici şeydi ! Daha üretmek istiyor, ancak önünde koca bir engel vardı ! bir müzisyenin en kutsal duyusu olan duyma yetisini yitirmesi, onun sonudur.
Çok isyan etti. Tanrı'ya seslendi: "Hep bana kulağıma insanlara aktarmam gereken şeyleri, sesini fısıldadın; ve ben de onları notalara döktüm. Beni bunun için bu Dünyaya gönderdin; Peki şimdi beni neden SAĞIR ediyorsun ? Bana bu görevi vermişken neden şimdi Kulaklarımı Benden aldın ? Dostum olsan seni şimdiye çoktan silmiştim...".
Evet, çok isyan etti ama isyan ederken çabaladı da, kulağına bir boru alıp Piyanoya dayayarak, ses duyamasa da titreşimlerden Bestelerini yapmaya çalıştı... İsyan etti, çalıştı, çırpındı; ancak sonuçta "9. Senfoniyi" besteledi ! Beethoven'ın Tanrı'ya sorusunun cevabı "9. Senfoniydi". Tanrı'nın onu sağır etmesi gerekiyordu, çünkü o zaman Dünyanın sesi kısılacak ve Büyük Besteci ancak sadece Tanrı'nın sesini duyabilecekti !
Psikolog Alfred Adler, demiştir ki, "İnsanın en zayıf yönü eğer üzerine giderse en güçlü yönü olur." Buna Beethoven güzel bir örnektir. Bir klasik müzik dinleyicisi olarak benim için en ÖZEL eser "9. Senfonidir". Şu an günümüzde de, 9. Senfoniye sıradan bir eser olarak bakılmıyor, tüm ihtişamıyla ona ANIT deniyor ! İşte sağır olmasaydı Beethoven bir ANIT yaratamayacaktı.....
Sizlerin de sağır olduğunuz alanlarınız var mı? Siz de Beethoven gibi İSYAN ediyor musunuz? O zaman şu DÖNEK Dünyanın sesini kısın - iç SESİNİZİ dinleyin; Bakalım o size ne söyleyecek? Neden sağır olduğunuzu anlayacaksınız o zaman ve sebebi bulunca SAĞIRLIĞINIZA RAĞMEN işe koyulun "9. Senfoniler" bestelemek için... ANITlarınızı yaratmak için.... O zaman Beethoven gibi sizin de isyanlarınız kesilecek.......
Enfes bi film "A WALK TO REMEMBER"/"ŞİMDİ UZAKLARDASIN". Tanrısa
Film 2002 yapımı. Oldukça duygu dolu.
Mendilleri hazırlayın, gerçekten müthiş duygusal bir film ... Ben göz yaşlarımı tutamamıştım izlerken! Mandy Moore'a bayılırım, bu filmde daha 18'inde. Kendisi de harika, sesi de harika, oyunculuğu da harika ...
When a prank on a fellow high-school student goes wrong, popular but rebellious Landon Rollins Carter (Shane West) is threatened with expulsion. His punishment is mandatory participation in various after-school activities, such as tutoring disadvantaged children and performing in the drama club's spring musical. At these functions he is forced to interact with quiet, bookish Jamie Elizabeth Sullivan (Mandy Moore), the only daughter of their church's pastor, a girl he has known for many years but to whom he has rarely if ever spoken. Their differing social statures leave them worlds apart, despite their close physical proximity.
When Landon has some trouble learning his lines, he asks Jamie for help. She agrees to help him if he promises not to fall in love with her. Landon laughs off the strange remark, believing Jamie to be the last person with whom he would ever fall in love. After all, Landon has access to the prettiest and most popular girls in town; and between her shy demeanor and old-fashioned wardrobe, Jamie doesn't exactly fall into that category.
Landon and Jamie begin practicing together at her house after school. The two form a tentative friendship, and Landon learns that Jamie has a wish list of all the things she hopes to do in her life, such as getting a tattoo and being in two places at once. One day, Jamie approaches Landon at his locker, where he is hanging out with some of his friends. When Jamie asks Landon if they are still on for practice that afternoon he smirks, "In your dreams." His friends laugh and Landon's smirk falters as Jamie's face fills with betrayal and embarrassment. That afternoon Landon arrives at Jamie's house, hoping that Jamie will still agree to help him. But she refuses to open the door. When she eventually does, she sarcastically remarks that they can be "secret friends." She slams the door in his face when he agrees. Landon eventually learns the script by himself.
During the play, Jamie astounds Landon and the entire audience with her beauty and voice. Landon kisses Jamie during the play, which was not in the script, and Landon tries to get close to Jamie, but she repeatedly rejects him. It is only after a malicious joke played on Jamie by Landon's friends that Jamie agrees to get to know Landon after he punches out Dean and shuns Belinda (his friends who played the joke) and takes Jamie home. The two pursue a relationship. He asks if she will go to dinner with him, but she replies that she is not allowed to date. He wants the date so badly that he goes to her father in the church and asks him if he can take Jamie out to dinner. Her father says no. Landon asks for her father to give faith in him. He eventually says yes. He takes her out to dinner and dances with her, something he never did for anyone else. Landon then sets out to help her accomplish a few things on the list. One memorable date had Landon taking Jamie to the state line. He excitedly positions her on the line in just the right way, and when Jamie asks him what he's doing he tells her "You're in two places at once." Her face lights up with joy, as she realizes that Landon set out to make her impossible dreams come true. One evening, Landon asks her to find a star for him with her telescope. When she asks why he is looking for it, he replies, "I had it named for you." She embraces him and whispers "I love you" to him for the first time.
Jamie finally tells Landon that she has terminal leukemia and has stopped responding to treatments. Landon gets upset at first. Jamie tells him the reason why she didn't tell him because she was moving on with her life and using the time she had left but then Landon happened and she fell in love with him. Jamie starts to break down as she says to Landon "I do not need a reason to be angry with God," and she flees.
Landon goes to his doctor father's house and asks him to help Jamie. His father hesitates a bit and says that he needs to examine Jamie and know her medical history before he could do anything. Landon responds by leaving in a huff.
Landon and Jamie make up the next day, by hugging and he tells her that he will be there for her always. Soon, word gets out about Jamie's illness. Eric, Landon's best friend comes and tells him how sorry he is and that he didn't understand. Later, Dean and Belinda both come and apologize.
Jamie's cancer gets worse and she collapses in her father's arms. He rushes her to the hospital where he meets Landon. Landon doesn't leave Jamie's side until her father practically has to pry him away. Jamie's father sits with Jamie and tells her that "If I've kept you too close, it's because I wanted to keep you longer." Jamie tells her father that she loves him so much and he eventually breaks down into tears.
The next day, Landon comes to the hospital and sees Jamie being wheeled out of the ward. He asks Jamie what's going on and she replies by asking him to thank his father for the help. Landon asks Jamie's father what she means. He tells him that his father is going to pay for private homecare for Jamie. Landon is stunned, so later in that night, he knocks on his father's front door. His father answers. Landon whispers "thank you" and his father hugs him. With all the exhaustion and fear billowing over, Landon breaks down in tears in his dad's arms.
Landon continues to fulfill various wishes on Jamie's list, such as building her a telescope so she can see a comet. Her father who at first didn't approve of him helps out. After Jamie sees the comet through the telescope, Landon proposes marriage with Jamie accepting. Through this process, Landon and Jamie learn more about the nature of love. The movie ends with Jamie's death, but only after the couple are married in the same chapel as was Jamie's deceased mother, the event that topped Jamie's wish list. Landon himself becomes a better person through Jamie's memory, achieving the goals that he set out to do, like she did.
Four years later, Landon visits Jamie's father. It is obvious that Jamie helped him to focus and become a better person. For example, he reveals he has finished college and been accepted into medical school; prior to meeting her he had no plans for life after high school. He tells Jamie's father that he is sorry he could not grant Jamie's wish to witness "a miracle" before she died. Her father replies by saying, "She did. It was you."
SUPER bi FİLM! BAYANLAR+Baylar İZLEMELİ! "He's not that into
Filmde de gözlemlediğim kadarıyla, Erkekleri anlamak için bir "Erkek ne söylerken, aslında ne demek ister" adlı bir EL KİTABINA biz tüm bayanların ihtiyacı var :-)
Greg Behrendt ve Liz Tuccillo’nun çok satan kitabına dayanan film, 20’li 30’lu yaşlarında Baltimore’lu bir grup insanı konu alıyor. Söz konusu insanlar ilişki havuzunun sığ kısmından evlilik hayatının derin ve bulanık sularına doğru ilerlerken bir yandan karşı cinsin işaretlerini okumaya bir yandan da “istisna yoktur” kuralına istisna oluşturmaya çalışıyorlar.
Bir telefonun başına oturmuş, daha önce sizi arayacağını söylemiş erkeğin geri aramasını mı bekliyorsunuz? Ya da kız arkadaşınızın artık sizinle niye uyumadığını anlayamıyor musunuz? Ya da belki ilişkinizde ileri adım atamıyorsunuz. Belki de sadece o kişi size göre değildir...
Erkekler Ne Söyler Kadınlar Ne Anlar” birbiriyle bağlantısız, 20’li 30’lu yaşlarında Baltimore’lu bir grup insanı konu alıyor. Söz konusu insanlar ilişki havuzunun sığ kısmından evlilik hayatının derin ve bulanık sularına doğru ilerlerken bir yandan karşı cinsin işaretlerini okumaya, bir yandan da “istisna yoktur” kuralına istisna oluşturmaya çalışıyorlar.
Filmin zengin oyuncu kadrosu, Neil rolünde Oscar® ödüllü Ben Affleck, Beth rolünde Jennifer Aniston, Mary rolünde Drew Barrymore, Janine rolünde Oscar® ödüllü Jennifer Connelly, Conor rolünde Kevin Connolly, Ben rolünde Bradley Cooper, Gigi rolünde Ginnifer Goodwin, Anna rolünde Scarlett Johansson, Ken rolünde Kris Kristofferson, ve Alex rolünde de Justin Long’dan oluşuyor.
Senaryosunu Abby Kohn veMarc Silverstein’ın kaleme aldığı “He’s Just Not That Into You/Erkekler Ne Söyler Kadınlar Ne Anlar”, Greg Behrendt ve Liz Tuccillo’nun aynı adlı romanına dayanıyor. Filmin yönetmenliğini Ken Kwapis, yapımcılığını Nancy Juvonen, yönetici yapımcılığını Drew Barrymore, Toby Emmerich, Michele Weiss ve Michael Beugg, ortak yapımcılığını ise Michael Disco ve Gwenn Stroman gerçekleştirdi.
Filmin kamera arkası ekibi görüntü yönetiminde John Bailey, yapım tasarımında Gae Buckley, kurguda Cara Silverman ve kostüm tasarımında Shay Cunliffe’ten oluşuyor. Müziğini Cliff Eidelman’ın yaptığı filmin müzik amiri ise Grammy ödüllü Danny Bramson.
Ve filmin jeneriğinde çalan parça : The Cure'dan "Friday I'm in love" filmin finaline harika gitmiş doğrusu... Aşağıdaki videoda, filmin sonunda yer alan bu enfes şarkıyı dinleyebilirsiniz ...
Beethoven, 9. senfonisinin son hazırlıkları üzerinde çalışmaktadır. Yapımcısı Wenzel Schlemmer (Ralph Riach) ise bu sırada kanserden ölmektedir. Schlemmer, senfoniyi tamamlamakta yardım etmesi için Anna’ya bir teklif yapar. Anna, bu teklifi kabul ederken Beethoven’ın birlikte çalışması çok güç bir insan olduğundan habersizdir.
Anna için bu fırsat kendi yeteneğini kanıtlayabilmek için biçilmiş kaftandır. Beraber çalıştıkları süre içinde aralarında vazgeçilemez bir bağ oluşacaktır. Anna, uzun zamandır beraber olduğu Martin’den (Matthew Goode) evlenme teklifi alır. Martin ve Beethoven arasında bir seçim yapmak zorunda kalacaktır. Viyana’dan kaçmayı dener ama başaramaz; yazgısı Beethoven’ınkine bağlanmıştır.....
Sevgili Blog Okuyucuları, sıra geldi benim bu film hakkındaki Yorumlarıma:
"Bu film hakkında çok olumlu geri bildirimler olduğu kadar, negatif eleştiriler de okudum basından. Ancak bence tek kelimeyle 'PERFECT!' Film Beethoven'ın hayatını ve kendini oldukça yansıttığı için Belgesel niteliğine oldukça yakın bence. Filmde Beethoven'ı gerçekten tanıyorsunuz... Ona yardım eden Anna Holtz'la aşk yaşayacaklarını sanıyorsunuz, ancak Büyük besteci ve asistanı tüm film boyunca çok güzel bir Hoca-Öğrenci ilişkisi içinde. Beni Beethoven kadar Anna Holtz da duygulandırdı. Anna idealist bir besteci aday, tutku dolu ! Beethoven'ın inanılmaz kabalıklarına, aksiliğine dayandı... Büyük besteciyle aynı tutkuyu paylaşıyordu. Filmin bence en güzel sahnesi (ki gözyaşlarım hiç dinmedi o sahnede) Beethoven'ın 9. Senfoniyi (ki o zaman sağırdı) besteledikten sonra 9. Senfoninin Premieri yapılacaktı ve Büyük Besteci Orkestra Şefi olarak tüm Orkestrayı yöneterek; o büyük ESERİ çalınacaktı... Ancak büyük engel, Beethoven sağır ve orkestrayı duyamıyor; Büyük besteci sahnede panikledi - o sırada Anna Holtz sahneye koştu ve orkestranın arasına karışarak, saklandı ama Beethoven'la birbirlerini görebiliyorlardı. Ve tüm eseri Anna elleriyle işaret etti, Büyük Besteciyse Anna ne yapıyorsa onu aynalıyordu - müziği kulaklarıyla değil ama ruhuyla duyuyordu! Ve Anna sayesinde o koca Orkestrayımükemmel yönetti... Eseribitirdiğinde Beethoven transtaydı-dona kalmıştı, Anna koştu ve Büyük Bestecinin yüzünü arkaya yani seyircilere çevirdi; Beethoven manzara karşısında şoktaydı çünkü salon alkış ve coşkudan yıkılıyordu! Anna Holtz ağlıyordu. Çünkü bu sıradan birşey değildi, bu eser bir efsaneydi !!!"
Ben Beethoven'ı Anlıyorum, İşte Benim Gözlüğümle Beethoven:
Beethoven çok sayıda beste yapmış, sanatının zirvesindeyken sağır olmuştu. Bu onun için hayattaki en acı verici şeydi ! Daha üretmek istiyor, ancak önünde koca bir engel vardı ! bir müzisyenin en kutsal duyusu olan duyma yetisini yitirmesi, onun sonudur.
Çok isyan etti. Tanrı'ya seslendi: "Hep bana kulağıma insanlara aktarmam gereken şeyleri, sesini fısıldadın; ve ben de onları notalara döktüm. Beni bunun için bu Dünyaya gönderdin; Peki şimdi beni neden SAĞIR ediyorsun ? Bana bu görevi vermişken neden şimdi Kulaklarımı Benden aldın ? Dostum olsan seni şimdiye çoktan silmiştim...".
Evet, çok isyan etti ama isyan ederken çabaladı da, kulağına bir boru alıp Piyanoya dayayarak, ses duyamasa da titreşimlerden Bestelerini yapmaya çalıştı... İsyan etti, çalıştı, çırpındı; ancak sonuçta "9. Senfoniyi" besteledi ! Beethoven'ın Tanrı'ya sorusunun cevabı "9. Senfoniydi". Tanrı'nın onu sağır etmesi gerekiyordu, çünkü o zaman Dünyanın sesi kısılacak ve Büyük Besteci ancak sadece Tanrı'nın sesini duyabilecekti !
Psikolog Alfred Adler, demiştir ki, "İnsanın en zayıf yönü eğer üzerine giderse en güçlü yönü olur." Buna Beethoven güzel bir örnektir. Bir klasik müzik dinleyicisi olarak benim için en ÖZEL eser "9. Senfonidir". Şu an günümüzde de, 9. Senfoniye sıradan bir eser olarak bakılmıyor, tüm ihtişamıyla ona ANIT deniyor ! İşte sağır olmasaydı Beethoven bir ANIT yaratamayacaktı.....
Sizlerin de sağır olduğunuz alanlarınız var mı? Siz de Beethoven gibi İSYAN ediyor musunuz? O zaman şu DÖNEK Dünyanın sesini kısın - iç SESİNİZİ dinleyin; Bakalım o size ne söyleyecek? Neden sağır olduğunuzu anlayacaksınız o zaman ve sebebi bulunca SAĞIRLIĞINIZA RAĞMEN işe koyulun "9. Senfoniler" bestelemek için... ANITlarınızı yaratmak için.... O zaman Beethoven gibi sizin de isyanlarınız kesilecek.......
Sevgimle / Pelin Zeybek
Ve filmden videolar...
Copying Beethoven
Yükleyen anaelmasri