KİŞİSEL SİTEM - "Birbirimize Hayat Yolculuğunda Yardım Etmek İçin Buradayız" ....
Tanım
Sizlerle ÖZGÜRCE bilgilerimi, duygularımı, düşüncelerimi, bazen iç dünyamı, her konuda herşeyi paylaşmak istedim.... Sizlerle gülmek de :) Dilerim Profesyonel ortamlarda yazılarımı yazdığım günler geldiğinde, bu yeni ortamlarda yine karşılaşırız ve sizlerde tekrar olumlu etkiler yaratabilirim...
NEŞELİ günler...
Sevgimle...
TERESA ANA! Diğer Deyişlerle Rahibe Teresa/Mother Teresa. "SEVGİ
Onun ölümünden sonra bu topluluğun geleceğinin nasıl olabileceği sorulduğu zaman, o şöyle derdi: "Hele ben öleyim de, Tanrı ne yapacağını bilir. Onun işini yapacak, benden daha zor durumda ve umutsuz birini mutlaka bulur..."Teresa Ana, Birlikte-Çalışanlar'dan birine söylemişti.
Mother Teresa'nın mağdur kişileri kurtarırkenki görüntülerini izlemek ve "Teresa Ana'nın" kendi sesinden konuşmasının videosunu dinlemek için, aşağıdaki link'i tıklayınız:
Rahibe Teresa 1989 yılında Almanya'nın Bonn şehrinde
"İnsanlar arasında çalışırken geçirdiğim bu yirmi yıl içinde, bir insanın yaşayacağı en kötü deneyimin, İSTENMEMEK OLDUĞUNU ÖĞRENDİM. Artık, cüzzam için ilaç bulundu ve cüzzamlılar tedavi edilebiliyor... Her türlü hastalık için, ilaç ve tedavi bulunabilir. Ama istenmeyen insanlar için, onlara el uzatacak ve sevecek biri olmazsa, iyileşmeleri söz konusu olamaz." Teresa Ana (Mother Teresa)
Agnes Osmanlı İmparatorluğu'nun Kosova vilayetine bağlı Üsküp şehrinde doğdu. Anne ve babası Arnavut'tu. Üç kardeşin en küçüğüydü. Babası yedi yaşındayken öldü. 18 yaşında rahibe olmaya karar verdi ve Hindistan'daki misyonerlik çalışmalarıyla tanınan Loretto Hemşireleri'ne katıldı. Teresa adını bu dönemde aldı. Kalküta'da St. Mary's Lisesi'nde coğrafya ve temel Hıristiyanlık bilgisi dersleri verdi. 1944'te aynı liseye müdür olarak atandı.
Hayırsever Misyonerler Cemaati
1950 yılında Vatikan'ın izniyle Hayırsever Misyonerler Cemaati'ni kurdu. Rahibe Teresa'nın 12 kişiyle kurduğu bu cemaat dünyanın 450 noktasında 4.000 rahibenin görev aldığı bir topluluk haline geldi. Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Rahibe_Teresa
"Evlerinizde birbirinize karşı sevecen davranın. Çevrenizdekilere karşı da sevgi dolu olun. Kötülükte mucizelere yaratacağınıza, iyilik yaparken hata işlemenizi yeğlerim... Sevdiğimiz bir kişiye söylenen bir söz, bir bakış, bir davranış, onun yüreğindeki karanlığı söküp alabilir." Teresa Ana Birlikte-Çalışanlar
"MAHATMA GANDHI"! Hindistan'ı Kurtaran ve Dünyaya 'Şidde
"İnsanların, öteki insanları aşağılayarak kendilerini yücelttiklerine inandıklarını anlamak, benim için her zaman çok zor olmuştur." Mahatma Gandhi (Güney Afrika'dayken)
"Evet ama bizim silahlardan daha önemli şeylerimiz var. Gerçek adalet ve zaman bizden yana. Özgür olmaya karar vermiş 350 milyon kişiyi, daha fazla engelleyemezsiniz. Göreceksiniz!" Mahatma Gandhi
"Dünyada yaşayan hiçbir varlıktan nefret etmemeye çalışıyorum. Uzun süreli, dualarla dolu bir disiplin sağladığım son 40 yıldır, kimseden nefret etmemeyi öğrendim. Bunun büyük bir iddia olduğunu biliyorum. Yine de, bütün alçakgönüllüğümle bunu söyleyebiliyorum." Mahatma Gandhi
Gandhi - Biyografisi, Yaşamı, Hayatı, Hakkında
Batı dünyasında ”Mahatma” ya da ”Büyük Ruh” olarak adlandırılan Mohondas Karamşand Gandhi, çağımızda büyük bir devrimi, şiddet aleyhtarı bir politika izleyerek gerçekleştiren tek siyasi liderdir. Tarihin en etkili pasif direniş hareketinin yapıcısı olarak, bugün uygulanmakta olan oturma grevlerinin, diğer boykot türlerinin ve şavaş aleyhtarı gösterilerin de öncüsü sayılır.
Gandhi, 2 Ekim1869′da Hindistan’ın kuzeybatı kıyısındaki Porbandar’da dünyaya geldi. On üç yaşında evlendirildi ve dört oğlu oldu. 1887 Eylülünde, henüz on sekiz yaşındayken hukuk öğrenimi görmesi için Londra’ya gönderildi. Karşılaştığı bu yeni kültüre alışmakta oldukça zorluk çeken Gandhi, 1891′de hukuk öğrenimini tamamlayıp Hindistan’a geri dödü. Güney Afrika’daki bir Hint firmasınca işe alınıp bu ülkeye gönderilinceye kadar avukatlıkla pek ilişkisi olmadı. Sosyal bilince de burada geçirdiği yıllarda erişti. Vatandaşlarının burada ikinci sınıf insan muamelesi gördüklerine tanıklık eden Gandhi, bir kaç yıl geçmeden siyasi hakların mücadelesinde bu insanların yanında yer aldı. Güney Afrika’daki bu deneyimleri, Hint sorununun büyüklüğünü anlamasına neden oldu. Gandhi, Güney Afrika’nın, kişiliğine saygısı olan bir Hintli için yaşanılır bir yer olmadığını çabuk farketti ve bütün aklı, bu ırk ayrımı metotları ile mücadele için çalışmaya başladı.
1894 yılı Mayıs ayında Gandhi ve bağzı Hintli arkadaşları, Afrika Hintlileri Kongresi’ni kurdular ve Hintlilerin temizlik, sağlık, barınma ve eğitim sorunlarının çözümlenmesi için kampanya açtılar. Bu arada Gandhi, rahat ve mutlu bir hayatın, makineleşmeye çok az bağımlı olmakla sağlanabileceği inancını benimsemeye başlamıştı.
1906′da Zulu isyanı patlak verdiğinde, Gandhi de kendisini bu ülkenin bir vatandaşı sayıp, genel valiye mektupla başvurdu ve devlet kuvvetlerine Hintlilerin de bir sağlık birliği ile katılmak istediklerini bildirdi. Teklifi kabul edilince Gandhi kendini, sınıf farkı gözetmeksizin insanların iyileştirilmesine adadı. Bu alandaki denemesinden sonra benliğini temizleme kararı aldı ve eşi Kasturbai’nin izniyle bekarlık yemini etti. Gandhi’ye göre kendini ailevi zevklere kaptırırsa halkının mücadelesine kendini adayamazdı. Bu sırada Transvaal’daki bunalımn kendi toplumuna hızla yaklaşmakta olduğunu gördü. Kendilerine düşman Avrupalı liderler, Hintli liderlerin Transvaal’i, burada oturmaya hakları olmayan Hintli göçmenlerle doldurmak için bir komploya giriştikleri yolunda uydurma istatistikler ortaya atmaya başlamışlardı. Bunun sonucu olarak da Asyalılara karşı son derece insafsız yasalar çıkarılmaya başlandı. Sözgelişi, sekiz yaşından büyük kadın ve çocukların, tıpkı suçlular gibi parmak izi aldırmaları şart koşuldu.
Böylece tarihe damgasını vuracak olan an geldi ve Gandhi, bu amansız yasalara karşı mücadele etmek için ilk defa sessiz bir Yasalara Uymama Kampanyası açtı ve pasif direniş politikası yarattı. Daha sonra bu buluş uluslararası politikada yeni bir kavram olarak benimsenecekti; Satyangraha diye adlandırılan bu hareket, hiç bir ayrıcalığı olmayan kitlelerin adalet araken kullandıları manevi bir silah olacaktı.
Gandhi satyagraha’yı şöyle anlatmaktadır: ” Bu en basit haliyle manevi bir güçtür. Nezaman ve nasıl olursa olsun, silah, fiziksel kuvvet, ya da kaba kuvvet kullanmak imkanı vardır… Satyagraha’nın Güney Afrika’da baş göstermesiyle, ortaya çıkan zıtlığın tamamen farkındayım. Pasif direnişle satyagraha arasında temelde büyük bir fark vardır. Zayıf ve aciz olduğumuza inanmaya devam edecek olursak ve başkalarını da buna inandırırsak, pasif direnişi zayıfların bir silahı olarak terk etmeliyiz. Buna karşılık birer satyagrahis olursak, güçlü olduğumuza inanarak satyagrahayı uygularsak, bundan belirli iki sonuç ortaya çıkar, güç fikrini güderek, hergün biraz daha güçleniriz. Gücümüzün artması ile birlikte satyagrahamız çok daha etkili hale gelir ve bundan vaz geçmek için bir fırsat kollamamız gerekmez. Ayrıca pasif direnişte sevgiye yer yokken, satyagrahada nefrete hiç yer yoktur ve bu onun yönetim ilkesinin olumlu bir zaafıdır. Pasif direnişte fırsat bulunduğunda silah kullanmak hoşgörülürken, satyagrahada fiziksel güç kullanmak, uygun bir fırsat çıksa bile, yasaklanmıştır. Pasif direnişte daima karşı tarafı yıkma fikri vardır ve karşı taraftan sert bir davranış geldiği zaman, buna aynı sertlikle karşılık verilebilir, oysa satyagrahada karşı tarafa küfretmek gibi en küçük birşey bile yoktur.”
Gandhi bu yeni hareketini uygulamaya çalışırken, Transvaal’da Asyalılara karşı kısıtlamaları ve baskıyı daha da arttıran ve yargılanmalarına yeni usuller getiren Kara Yasa kabul ediliyordu. Bu kanun Gandhi’nin ilk defa hapse girmesine neden oldu ve Johannesbourg’da iki ay süren cezasında ilk defa Gandhi Pelerinini giydi ki, bu elbise, sonradan Hint bağımsızlığının sembolü haline gelecekti. Gandhi’nin satyagraha ilkesiyle sağladığı küçük zaferin sonucunda, 30 Ocak 1908′de General Jan Smuts ile görüştü ve Gandhi ve arkadaşları serbest bırakıldı. Fakat general anlaşmanın payına düşen kısmını gerçekleştiremedi ve Asyalıların Transvaal’e girmelerini yasaklayan yeni bir yasa daha çıkarıldı. Ardından Güney Afrika Yüksek Mahkemesinin, ancak Hristiyan nikahlarını geçerli kılacağı yönündeki kararı, Hint azınlığa yeni bir hakaret olarak ortaya çıktı. Gandhi’nin önderliğinde Hintliler bu kararı protesto için kendilerini kitleler halinde tutuklattılar.
Hintlileri toplumun dışına sürmek isteyen yeni baskı tedbirlerinin alınması üzerine, 1913′te durum iyice gerginleşti ve Gandhi iki bin kadar işçiyle sınıra doğru bir yürüyüş düzenledi. Bu protesto yürüyüşü, kamuoyu üzerinde oldukça etkili oldu. Hintlilere karşı alınan kararları iptal etmek üzere bir komisyon kuruldu.
Kampanyasının başarıya ulaşmasından sonra Gandhi Hindistan’a geri döndü ve Hint Ulusal Kongre Partisi’nin faal üyeleri arasına katıldı. Satyagraha politikasını uygulayarak, Şamparan köylülerinin hükümet baskısı altında ezilmelerine karşı direnişi kazandı.
Gandhi artık Hindistan’da da bir kuvvet olmaya başlamıştı ve Hintli gönüllülerin denizaşırı ülkelerde görev almalarını sağlamak için, Hindistan Kral Naibi tarafından Delhi’de düzenlenen Savaş Konferansı’na çağırıldı.
I. Dünya Savaşı’nı sona ermesiyle Gandhi yeniden bir kampanya silahı olarak sessiz direnişe başladı ve bu sefer de 1919′da Pencap’ta çıkan karışıklıkları bastırmak üzere hükümete olağanüstü yetkiler veren yasalara karşı çıktı. Halkın tutumu son derece sertti ve Gandhi’nin satyagraha ilkesine rağmen çeşitli şiddet hareketleri patlak verdi. Sıkı yönetim ilan edilince, bu seferde Amritsar’da kanlı bir katliam oldu. Gandhi bu gidişata son vermek için kampanyaya durdurma kararı aldı.
1918-22 yılları arasında Hindu ve Müslüman toplulukların arasında bir anlaşma yolu bulmak için inatla çalıştı ve ezeli düşmanları barıştırmak amacıyla 1924′te Delhi’de üç hafta süreyle açlık grevine başladı.
Gandhi, dört yıl boyunca köy köy, kasaba kasaba dolaşarak insanları anlaşmaya çağırdı. Ayrıca içki ve esrar alışkanlıklarına karşı savaştı, kendisi de vejeteryan olan Gandhi insanları hayvanlara karşı duyarlı olmaya çağırdı. p> 1927 yılında Sir John Simmons’un başkanlığındaki Komisyon, Hindistan’a bağımsızlık tanınıp tanınmayacağını inceliyordu. Gandhi ise, hükümet Hindistan’a derhal Dominyon statüsü tanımazsa yeni bir sessizlik direnişi kampanyası başlatacağını açıkladı. Aynı zamanda, büyük bir kalabalığın katıldığı bir gösteri yürüyüşü düzenleyerek denize kadar ulaştı. Bu yürüyüş, İngiltere ve Amerika’da büyük yankı uyandırdı. Gandhi yürüyüşün son günü kumsaldan bir tutam tuz alarak, sembolik bir şekilde yeni kampanyasını başlattı.
Bir ay sonra süresiz tutuklanmasını öngören bir kanun maddesiyle yeniden tutuklanan Gandhi, hapse atıldı. Hindistan halkı bu olaya bir gün süresince siyasi yas ilan ederek tepki gösterdi. Hapis altında da mücadelesini, üstelik daha da güçlü bir şekilde devam ettiren Gandhi, 1938′de Hindularla Müslümanlar arasındaki uçurumu kapatmak için uğraşmaya başladı ve II. Dünya Savaşı başlayıncaya kadar, şiddete karşı politikasının propogandasını sürdürdü. Salıverilen Gandhi, 1942′de Kongre’nin aldığı ” Britanya Hindistan’ı terketmelidir.” kararından sonra, yeniden tutuklandı.
Gandhi’nin eşi Kasturbai da yıllarca kocasının mücadelesine ortak olmuş ve o da tutuklanmıştı. 1944 yılında hapishanede hayata gözlerini kapadı.
Gandhi’nin çabalarıyla 1947 Şubat ayında İngiltere hükümeti, Hindistan’ı terketme kararını açıkladı. Hindistan’ın bağımsızlığına kavuşması en büyük tutkusu olan Gandhi en sonunda bunun gerçekleştiğini görmüştü. Fakat Hindular ve Müslümanlar arasındaki gerginlik giderek artıyordu. Yetmiş dokuzuncu yaş gününde barışın sağlanması için beş günlük bir oruca girdi. Ama orucun son günü halkın neşesi kanlı bir dehşet gösterisine dönüştü. Pasif direnişin öncüsü Gandhi, bir dua toplantısına giderken, aşırı bir Hindu genci tarafından vurularak öldürüldü.
Gandi hayatını doğruluğu ya da "Satya" 'yı bulmaya adadı. Bu amacına kendi hatalarından öğrenerek ve kendisi üzerinde deneyler yaparak ulaşmaya çalıştı. Otobiyografisine Doğrulukla Olan Deneyimlerimin Öyküsü adını vermiştir.
Gandi en önemli mücadelenin kendi iblislerini, korkularını ve güvensizliklerini yenmek olduğunu belirtmiştir. Gandi inançlarını ilk olarak "Tanrı Doğruluktur" diyerek özetlemiş. Daha sonra bu ifadesini "Doğruluk Tanrı'dır" olarak değiştirmiştir. Yani Gandi'nin felsefesinde Satya (Doğruluk) "Tanrı"dır.
Pasif direniş
Mahatama Gandi pasif direniş ilkesinin bulucusu değildir ancak muazzam bir ölçekte siyasi alanda ilk uygulayandır.[26] Pasif direniş (ahimsa) ya da karşı koymama kavramları Hindistan dini düşünce tarihinde çok eskilere dayanmaktadır. Gandi felsefesini ve hayat görüşünü otobiyoğrafisi Doğrulukla Olan Deneyimlerimin Öyküsü 'nde şöyle açıklar:
"Umutsuzluğa düştüğümde tarih boyunca doğruluk ve sevginin her zaman kazandığını hatırlarım. Tiranlar ve katiller olmuştur, hatta bir süre yenilmez sanılmışlardır ancak sonunda her zaman kaybederler, düşün bir her zaman."
"Çılgınca tahribatı totaliterlik nedeniyle ya da özgürlük ve demokrasi adı altında yapmak ölüler, yetimler ve evsizler için ne değiştirir?"
"Göze göz ilkesi tüm dünyayı kör eder."
"Uğrunda ölmeyi göze alacağım bir çok dava var ama uğrunda öldüreceğim hiç bir dava yoktur."
Bu ilkeleri uygulayan Gandi mantığın en uç sınırlarına giderek, hükümetlerin, polisin ve ordunun bile şiddet karşıtı olduğu bir dünya hayal etti. Aşağıdaki alıntılar "Pasifistler İçin" kitabındandır.[27]
Savaş ilmi bir kişiyi basitçe saf diktatörlüğe yöneltir. Şiddet karşıtlığının ilmi ise yalnızca saf demokrasiye ulaştırır....Sevgiden kaynaklanan güç, cezalandırılma korkusundan kaynaklanandan binlerce kat daha etkili ve kalıcıdır.....Şiddet karşıtlığının yalnızca bireyler tarafından uygulanabileceğini ve bireylerin oluşturduğu uluslar tarafından uygulanamayacağını söylemek inançsızlıktır....En saf anarşiye en çok yaklaşan şiddet karşıtlığı üzerine kurulu olan demokrasidir....Tam bir şiddet karşıtlığı üzerinde örgütlenen ve işleyen bir toplum en saf anarşidir....
Şiddet karşıtı bir devlette bile polis gücüne gerek olduğu sonucuna ulaştım....Polis şiddet karşıtlığına inananlardan seçilecektir. İnsanlar içgüdüsel olarak onlara her türlü yardımı yapacak ve ortak bir çalışma sonucu sürekli azalan karışıklıklar ile kolaylıkla başa çıkabileceklerdir....Emek ile sermaya arasındki şiddetli anlaşmazlıklar ve grevler şiddet karşıtı bir devlette daha az olacaktır çünkü şiddet karşıtı çoğunluğun etkisi toplum içinde temel ilkelerin uygulanmasını sağlayacaktır. Benzer şekilde topluluklar arasında da karşıtlıklar olmayacaktır....
Şiddet karşıtı bir ordu savaş zamanında da barış zamanında da silahlı insanlar gibi davranmaz. Görevleri birbirleriyle savaşan toplumları biraraya getirmek, barış propagandası yapmak, bulundukları yerde ve birliklerinde her bir insanla ilişkiye geçmelerini sağlayacak eylemlerde bulunmaktır. Böyle bir ordu acil durumlarla başa çıkabilmek için hazırlıklı olmalıdır, şiddet içeren çetelerin taşkınlıklarını durdurabilmek için ölmeyi göze almalıdırlar. ...Satyagraha (doğruluğun gücü) tugayları her köy de ver her mahallede örgütlenebilir. [Eğer şiddet karşıtı topluma dışarıdan bir saldırı gelirse] şiddet karşıtlığına açılan iki yol vardır. Hakimiyeti vermek ama saldıran ile işbirliği yapmamak...başeğmektanse ölümü tercih etmek. İkinci yol ise şiddet karşıtı yöntemle yetişmiş insanların yapacağı pasif direniş....Saldırganın iradesine uymak yerine ölmeyi tercih eden kadın ve erkeklerin oluşturduğu sonu gelmez beklenmedik görüntü hem saldırganı hem de askerlerini yumuşatacaktır....Şiddet karşıtlığını ana siaysi görüşü olarak seçmiş olan bir ulusu ya da grubu atom bombası bile köleliğe mahkum edemez.... Bu ülkedeki şiddet karşıtlığının düzeyi başına bu geldiği takdirde doğal olarak öyle yükselecektir ki evrensel olarak saygı görecektir.
Bu görüşlere uygun olarak, 1940'ta Britanya Adaları'nın Nazi Almanyası tarafından işgali sözkonusu olduğunda Gandi Britanya halkına şu öğütleri verdi (Savaş ve Barışta Pasif Direniş ):
"Sahip olduğunuz silahları ne sizi ne de insanlığı kurtarmaya yeterli olmadığı için bırakmanızı isterim. Kendi varlığınız saydığınız ülkelerden ne istiyorlarsa almaları için Herr Hitler ve Sinyor Mussolini'yi davet edin.... Eğer bu centilmenler evlerinize girmek isterse, siz evleriniz terkedin. Eğer sizin serbestçe gitmenize izin vermezlerse, erkek, kadın ve çocuk sizi katletmelerine izin verin ama onlara bağlılığınızı sunmayı reddedin."
Savaş sonrası bir mülakatta 1946'da daha da uç bir görüşünü açıkladı:
"Yahudiler kendilerini kasabın bıçağına sunmalıydılar. Kendilerini kayalıklardan denize atmalıydılar."
Ancak Gandi bu düzeyde bir şiddet karşıtlığının inanılmaz ölçüde inanç ve cesaret gerektirdiğini ve buna herkesin sahip olmadığını biliyordu. Dolayısıyla, özellikle de korkaklığa karşı bir kılıf olarak kullanılıyorsa herkesin şiddet karşıtı olarak kalması gerekmediğini de öğütledi.:
"Gandi, silahlanmaktan ve direniş göstermekten korkanları satyagraha hareketine katılmamaları konusunda uyardı. 'İnanıyorum ki,' dedi, 'korkaklık ile şiddet arasında bir seçim yapmak gerekirse şiddeti öğütlerdim.'"[29]
"Her toplantıda şu uyarıyı yaptım. Pasif direniş ile daha önce kendilerinde olan kullanmayı bildikleri güçten sonsuz derecede fazla güç elde ettiklerine inananların pasif direniş ile hiç bir ilişkileri olmamalı ve bıraktıkları silahları tekrar almalıdır. Bir zamanlar çok cesur olan Khudai Khidmatgarların ("Allah'ın hizmetçileri"), Badşah Han'ın etkisiyle korkaklaştıklarını hiçbir zaman söyleyemeyiz. Cesaretleri yalnızca iyi bir nişancı olmalarıyla değil, ölümü göze almaları ve göğüslerini gelen kurşunlara karşı açmalarındadır."[30]
Etyemezlik
Gandi küçük bir çocukken et yemeyi denemiştir. Bunun sebebi hem duyduğu merak hem de onu ikna eden yakın arkadaşı Şeyh Mehtab'tır. Hindistan'da etyemezlik Hindu ve Caynu inanışlarının temel ilkelerinden birisi olmuştur ve doğduğu yöre olan Gucarat'da Hindu ve Caynuların büyük bir çoğunluğu olduğu gibi Gandi ailesi de etyemezdi. Londra'ya okumaya gitmeden önce annesi Putlibay ve amcası Becharji Swami'ye et yemekten, alkol almaktan ve fuhuştan imtina edeceğine yemin verdi. Sözüne uyarak yalnızca bir beslenme biçimi değil aynı zamanda yaşamı boyunca izleyeceği felsefeye bir temel elde etti. Gandi ergenliğe eriştikçe katı bir etyemez oldu. The Moral Basis of Vegetarianism (Etyemezliğin Ahlaki Temeli) adlı kitabın yanı sıra bu konuda birçok makale de yazdı. Bunların bir kısmı Londra Etyemezler Derneği'nin yayın organı The Vegetarian 'da yayımlandı.[31] Bu dönemde bir çok ileri gelen entelektüelden ilham alan Gandi Londra Etyemezler Derneği'nin başkanı Dr. Josiah Oldfield ile de arkadaş oldu.
Henry Stephens Salt'ın eserlerini okuyup hayran kalmış olan genç Mohandas, etyemezlik kampanyası yapan bu kişiyle görüştü ve yazıştı. Gandi Londra'da iken ve daha sonra etyemezliği desteklemek için çok zaman harcadı. Gandi için etyemez bir beslenme yalnızca insan vücudunun gereksinimleri karşılamıyor aynı zamanda ekonomik bir amaca da hizmet ediyordu. Et hâlâ tahıl, sebze ve meyveden daha pahalıdır. O zamanın Hintlilerinin bir çoğu çok düşük gelire sahip olduğu için etyemezlik yalnızca tinsel bir uygulama değil aynı zamanda pratikti de. Uzun süre et yemekten kaçındı ve oruç tutmayı bir siyasi protesto yöntemi olarak kullandı. Ölene kadar ya da istekleri kabul edilene kadar yemek yemeyi reddetti. Otobiyografisinde etyemezliğin Brahmaçarya'ya olan derin bağlılığının başlangıcı olduğu yazar. İştahını tam olarak kontrol etmeden Brahmaçarya'da başarısız olacağını belirtir.
Bapu bir dönem sonra artık yalnızca meyve yemeye başlamıştı,[32], ancak doktorlarının tavsiyesiyle keçi sütü içmeye başlamıştı. İnek sütünden elde edilen süt ürünlerini hiç bir zaman kullanmamıştır. Bunun nedeni hem felsefi görüşleri hem de zorla inekten fazla süt alma yöntemi olan phookadan iğrendiği, [33] ve annesine vermiş olduğu bir söz nedeniyledir.
Brahmaçarya
Gandi 16 yaşındayken babası çok hastalandı. Ailesine çok düşkün olduğu için hastalığı süresince babasının başucundaydı. Ancak bir gece Gandi'nin amcası, kısa bir süreliğine Gandi'nin dinlenmesi için yerine geçti. Yatak odasında geçtikten sonra bedenin arzularına karşı koyamayarak karısıyla birlikte oldu. Kısa bir süre sonra bir hizmetçi, babasının az önce öldüğünü bildirdi. Gandi büyük bir suçluluk duydu ve kendini hiç bir zaman affedemedi. Bu olaydan "çifte utanç" diye söz eder. Bu olay Gandi üzerinde öyle etkili olmuştur ki hâlâ evliyken 36 yaşında cinsellikten vazgeçer ve bekârlığı seçer.[34]
Bu kararın alınmasında tinsel ve pratik anlamda saflığı öğütleyen Brahmaçarya felsefesinin büyük etkisi vardır. Cinsellikten kaçınma ve çilecilik bu düşünüşün bir parçasıdır. Gandi brahmaçaryayı Tanrı'ya yakınlaşma ve kendini kanıtlama yolunda ana temel olarak görmüştür. Otobiyografisinde çok küçük yaşta evlendiği karısı Kasturba'ya duyduğu şehvet dolu dürtüler ve kıskançlık krizleri ile olan mücadelesini anlatır. Cinsellikten uzak kalarak şehvet duymaktansa sevmeyi öğrenmenin kişisel zorunluluğu olduğunu hissetmiştir. Gandi için brahmaçarya "duyguların düşünce, söz ve eylemde kontrolü" demekti.[35]
Sadelik
Gandi topluma hizmet veren bir kişinin sade bir hayatı olması gerektiğine yürekten inanmıştı. Bu sadelik o kişiyi brahmaçaryaya ulaştıracaktır. Sadeliğe Güney Afrika'da yaşadığı Batı tarzı yaşam stilini bırakarak başladı. Bunu "kendini sıfıra indirgemek," olarak adlandırdı ve gereksiz harcamaları keserek, basit bir yaşam tarzı seçti ve kendi giysilerini bile kendisi yıkadı.[36] Bir keresinde topluma yaptığı hizmet nedeniyle kendisine verilen hediyeleri geri çevirdi.[37]
Gandi her hafta bir gününü konuşmadan geçiriyordu. Konuşmaktan imtina etmenin kendisine iç huzuru getirdiğine inanıyordu. Bu pratik Hindu ilkeleri mauna (Sanskritçe:मौनं — sessizlik) ve şantiden (Sanskritçe:शांति — huzur) etkilenmiştir. Böyle günlerde diğerleriyle kağıda yazarak iletişim kuruyordu. 37 yaşından sonra üç buçuk yıl boyunca Gandi dünya meselelerinin çalkantılı durumunun kendi iç huzursuzluğundan daha fazla bir karışıklığa neden olduğu için gazete okumayı reddetti.
John Ruskin'in Unto This Last (Sonuna Kadar) adlı denemelerini okuduktan sonra yaşam tarzını değiştirmeye karar verdi ve Phoenix Kolonisi" adı verilen bir komün kurdu.
Başarılı bir hukuk hayatı yaşadığı Güney Afrika'dan Hindistan'a döndükten sonra zenginlik ve başarı ile özdeşleştirdiği Batı tarzı giyinmeyi bıraktı. Hindistan'ın en fakir insanının kabul edebileceği gibi giyinmeye başladı ve ev dokuması olan khadinin kullanılmasını savundu. Gandi ve arkadaşları kendi eğirdikleri iplikle kendi giysilerinin kumaşını dokumaya başladı ve diğerlerini de böyle yapmaları için teşvik etti. Hintli işçiler işsizlik nedeniyle çoğunlukla boşta kalsalar da giysilerini Britanya sermayesinin sahip olduğu endüstriyel konfeksiyonculardan almaktaydılar. Eğer Hintliler kendi giysilerini yaparsa Hindistan'da yer alan Britanya sermayesine büyük bir darbe vurulacağı Gandi'nin görüşüdür. Buradan yola çıkarak Hintlilerin geleneksel çıkrığıçarka Hindistan Ulusal Kongresi'nin bayrağına alınmıştır. Hayatının sadeliğini göstermek için yaşamının geri kalan döneminde yalnızca bir dhoti giydi.
İnanç
Gandi Hindu olarak doğdu, tüm yaşamı boyunca Hinduizm'i uyguladı ve ilkelerinin çoğunu Hinduizm'den aldı. Sıradan bir Hindu olarak tüm dinlerin eşit olduğuna inandı ve başka dinlere inanması için verilen çabalara karşı geldi. Çok meraklı bir dinbilimciydi ve tüm önemli dinler hakkında bir çok kitap okudu. Hinduzim hakkında şunları söylemiştir:
"Benim bildiğim kadarıyla Hinduizm tamamıyla ruhumu tatmin ediyor ve tüm benliğimi dolduruyor... Şüpheler peşimden koşunca, hayal kırıklıkları yüzüme bakınca ve ufukta bir ışık hüzmesi bile görmeyince Bhagavad Gita 'ya dönerim ve beni rahatlatacak bir parça bulurum ve karşı konulmaz hüznün içinde hemen gülümsemeye başlarım. Yaşamım trajedilerle doluydu ve bunlar benim üzerimde görünür ve kalıcı etkiler bırakmadıysa bunu Bhagavad Gita 'nın öğretilerine borçluyum."
Gandi Smriti (Gandi'nin yaşamının son dört ayını geçirdiği ev şimdi bir anıt olmuştur, Yeni Delhi)
Gandi Bhagavad Gita üzerine Gujarati dilinde bir yorum yazmıştır. Gujarati metni İngilizceye Mahadev Desai tarafından çevrilmiş ve bir önsöz eklenmiştir. 1946'da Gandi'nin bir giriş yazısıyla yayımlanmıştır.[38][39]
Gandi her dinin özünde doğruluk ve aşkın yattığına inanır. Aynı zamanda tüm dinlerde ikiyüzlülüğü, kötü uygulamaları ve dogmayı da sorgulamıştır ve yorulmaz bir sosyal reformcudur. Çeşitli dinler üzerine olan bazı yorumları şöyledir:
"Hristiyanlığı mükemmel ya da en büyük din olarak kabul edemeyişimin nedeni, daha önceden Hinduizm'in böyle olduğuna ikna olmuş olmamdandır. Hinduizm'in eksiklikleri benim için oldukça belirgindi. Eğer dokunulmazlık Hinduzim'in bir parçası olabiliyorsa, ya kokuşmuş bir parçasıdır, ya da bir urdur. Bir çok tarikat ve kastın raison d'êtreini (varlık sebebini) anlayamıyorum. Vedaların Tanrı Sözü olduğunu söylemenin anlamı nedir? Eğer Tanrı'nın ilhamıyla yazıldıysa neden İncil ve Kur'an da öyle olmasın? Hristiyan arkadaşlarım gibi Müslüman arkadaşlarım da beni dinlerine döndürmeye çalışmışlardır. Abdullah Şet beni sürekli İslam'ı incelemeye teşvik etti ve her zaman ne kadar güzel olduğu hakkında söylecek sözü bulunuyordu." (kaynak:Otobiyografisi)
"Ahlaki temeli kaybettiğimizde dindar olmaktan da uzaklaşırız. Ahlakın üstünde bir din gibi bir şey yoktur. İnsan, örneğin hem yalancı, zalim olup, nefsine hakim olamayıp, hem de Tanrı'nın kendi yanında olduğunu iddia edemez."
"Muhammed'in hadisleri yalnızca müslümanlar için değil tüm insanlık için birer hikmet hazinesidir."
Yaşamının daha sonraki dönemlerinde bir Hindu olup olmadığı sorulduğunda şöyle yanıtlamıştır:
"Evet öyleyim. Aynı zamanda hristiyan, müslüman, budist ve yahudiyim."
Birbirlerine büyük saygı da duysalar Gandi ve Rabindranath Tagore bir çok kereler uzun süren tartışmalara girmişlerdir. Bu tartışmalar, zamanlarının en ünlü iki Hintlisinin felsefi görüş farklılıklarını örnekler. 15 Ocak1934'de Bihar'da meydana gelen bir deprem çok büyük yaşam kaybına ve zarara yol açtı. Gandi bunun dokunulmazları kendi tapınaklarına kabul etmeyen üst kast Hinduların günahları nedeniyle olduğunu belirtti. Tagore ise Gandi'nin bu görüşüne şiddetle karşı geldi ve dokunulmazlık uygulaması ne kadar itici de olsa ahlaki sebeplerin değil yalnızca doğal sebeplerin depreme yol açabileceğini savundu.
Kaynak: http://tr.wikipedia.org/
BUNU BİLİYOR MUYDUNUZ?
"Mahatma Gandhi, Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı'nı Kazanmasını ve Türkiye'nin Bağımsızlığa Kavuşmasını Öğrendiğinde; HAPİSTEYMİŞ... Ve hapiste beyaz gömleğini parça parça haline getirip BAYRAK yaparak, hücresinin parmaklıklarından dışarı asarak; Büyük Liderimiz Ata'mızı ve Türkiye'nin Bağımsızlığını kutlamış !!!
Ve Gandhi'nin de Atatürk'ten cesaret aldığı ve motive olduğu söylenir. Çünkü, o dönemde, işgal edilmiş ülkelerin içinde bağımsızlığını kazanan ilk ve tek ülke Türkiye'ymiş !!!" (Pelin Z.)
Raj Ghat: Hindistan'ın Pune şehrinde Ağa Han Sarayında Gandi'nin küllerinin bulunduğu anıt.
30 Ocak1948'de, Yeni Delhi'de bulunan Birla Bhavan 'ın (Birla Evi) bahçesinde gece yürüyüşünü yaparken vuruldu ve öldü. Suikastçı Nathuram Godse Hindu bir radikaldi ve Pakistan'a ödeme yaptırılmasında ısrar ederek Gandi'nin Hindistan'ı zayıflattığını savunan aşırı uç görüşteki Hindu Mahasabha ile bağlantısı vardı.[20] Godse ve yardakçısı Narayan Apte daha sonra çıkarıldıkları mahkemede yargılandılar ve suçlu bulundular. 15 Kasım1949'da idam edildiler. Gandi'nin Yeni Delhi'de bulunan anıtı Rāj Ghāt 'ın üzerinde "Hē Ram", (Devanagari: हे ! राम ya da He Rām), yazar ve "Aman Tanrım" olarak tercüme edilebilir. Her ne kadar doğruluğu tartışmalı olsada bunların Gandi vurulduktan sonra son sözleri olduğu iddia edilmektedir.[21]Jawaharlal Nehru radyo ile ülkeye yaptığı konuşmasında şöyle demiştir:
“
Dostlar, yoldaşlar, ışık bizi terketti ve her yerde yalnızca karanlık var, ve size ne söyleyeceğimi ya da nasıl söyleyeceğimi hâlâ bilmiyorum. Sevgili liderimiz, Bapu, ülkenin babası artık yok. Belki de bunu söylememeliyim ama yine de bunca yıldır gördüğümüz gibi artık onu göremeyeceğiz, öğüt almak için ya da teselli etmesi için ona koşamayacağız, ve bu yalnızca benim için değil, bu ülkedeki milyonlar ve milyonlar için de çok kötü bir darbe.
”
Gandi'nin külleri kaplara konarak anma törenleri için Hindistan'ın çeşitli bölgelerine gönderildi. Çoğu 12 Şubat1948'de Allahabad'da Sangam'a döküldü ama bazıları gizlice başka yerlere gönderildi.[23] 1997'de, Tuşar Gandi bir bankanın kasasında bulunan ve mahkeme emriyle alabildiği bir kabın içindeki külleri Allahabad'da Sangam'da suya döktü.[23][24]Dubai'li bir işadamının Mumbai müzesine gönderdiği bir başka kabın içindeki küller'de 30 Ocak 2008'de ailesi tarafından Girgaum Chowpatty'de suya dökülmüştür.[23] Bir başka kap Pune'deki Ağa Han Sarayı'na gelmiş [23] (1942 ile 1944 arasında tutuklu bulunduğu yer) bir başkası da Los Angeles'de Kendini Kanıtlama Birliği Göl Tapınağı 'na gelmiştir[25] Ailesi tapınaklarda ve anıtlarda bulunan bu küllerin siyasi kötü amaçlarla kullanılabileceğinin farkındadır ancak tapınak ve anıtları yıkmadan bunları alamayacaklarını bildiklerinden geri istememişlerdir.
MUTLAKA İZLEYİN! Hepimizin belki de 100 kez Yere Düştüğü Anlar V
" ÖNEMLİ OLAN YERE DÜŞÜP DÜŞMEMEN DEĞİL, TEKRAR AYAĞA KALKIP KALKMAMAN !!! "
Ne Yapıp Edip, Bir Dayanak Noktası Bulmak ve TEKRAR AYAĞA KALKMAK ! Peki neden pes etmemek ? İŞTE CEVABI:
ÇÜNKÜ " BU EVREN'DE VAR OLMAK İÇİN BİR SEBEBİMİZ VAR, SADECE YAŞAMAK İÇİN AYAĞA KALKMAK DEĞİL ! TANRI'nın BİZİM İÇİN BELİRLEDİĞİ PLAN için AYAĞA KALKMAK ZORUNDAYIZ !
YAPACAKLARIMIZ İÇİN AYAĞA KALKMALIYIZ ! 'BU DÜNYADA İŞTE BUNDAN DOLAYI VAR OLMUŞUM DİYEBİLMEK İÇİN' !
TIPKI AŞAĞIDAKİ VİDEOda İZLEYECEĞİNİZ MUHTEŞEM ADAM GİBİ !!!
O, SADECE AYAĞA KALKIP YAŞAMINI SÜRDÜRMEK için MUCİZE bir ŞEKİLDE UĞRAŞIP-KENDİNE DAYANAK NOKTASI ARAMIYOR, YARATMIYOR :
O, BİZLERE AYNI ZAMANDA, DAYANAK NOKTASI BULMAMIZ-YARATMAMIZ ve NE PAHASINA OLURSA OLSUN PES ETMEMEMİZ VE BİZLERE İLHAM-MOTİVASYON KAYNAĞI OLMAK İÇİN AYAĞA KALKIYOR !!!
ONUN DA BU EVREN'deki GÖREVİ BU !!!
YERE DÜŞMÜŞ OLANLAR ! BELKİ de 1000 kez DÜŞENLER, 1001.ye VAR MISINIZ ? YOKSANIZ BU ADAMI İZLEYİN ve kendinize bir dayanak noktası yaratıp, 1001nci AYAĞA KALKMANIZI ne pahasına olursa olsun YAPIN ! ÇÜNKÜ BAŞKA BİR SEÇENEĞİNİZ YOK ...." (PELİN Z.)
Kolları, elleri ve ayakları olmayan bu ilham verici, mucize adam bir takım komiklikler yapıp, yere düştükten sonra şunları söylüyor:
"Her insan hayatta zaman zaman bu derece umutsuz olduğu zannedilen durumlara düşebilir; Hatta tekrar ayağa kalkabilmek için her türlü imkan ve enstrümandan yoksun da kalabilir…
Şimdi sizlere soruyorum diyor:"
"Ben 100 kere tekrar ayağa kalkmayı denesem ve 100'ünde de başarısızlığa uğrasam, tekrar ayağa kalkabilme konusunda tüm umutlarımı yitirmeye hakkım veya şansım var mı?"
"Yani artık sizce 101. Seferi hiç denemeyi dahi düşünmemeli miyim? Maalesef benim öyle bir şansım yok; yaşamımı devam ettirebilmek için ne yapıp edip tekrar ayağa dikilmek zorundayım ! Ne yapıp edip kendime ayağa kalkmak için bir destek noktası hayal etmek bunu YARATMAK zorundayım… İşte şimdi yapacağım gibi…" diyor.
ŞİMDİİİ MUTLAKA VE MUTLAKAAAAAA,
Aşağıdaki linke tıklayın ve bu muhteşem/dokunaklı/güç verici/ilham ve motivasyon verici gösteriyi sonuna kadar izleyin.(Göz yaşlarınızı tutamayacaksınız....) :
BÜYÜK BİR DEHA! DEV SANATÇI FAZIL SAY! USTA virtüözümüz. TR Devl
FAZIL SAY - Biyografi
Fazıl Say, 14 Ocak1970Ankara doğumlu dünyaca ünlü besteci ve klasik müzik piyanisti.
Üç yaşındayken Ali Kemal Kaya ile ritmik jimnastik ve işitme çalışmaları yaptı. Sonraki sekiz yıl boyunca Mithat Fenmen’den piyano dersleri aldı. Piyano ve kompozisyon eğitimi için Ankara Devlet Konservatuarı’ a giren Say, burada Kamuran Gündemir’den piyano, İlhan Baran’dan ise kompozisyon dersleri aldı. Konservatuar döneminde armoni, kontrpuan, form bilgisi, analiz, enstrümantasyon, orkestrasyon, antik modlar, Türm Müziği makamsal ve ritmik sistemleri ve caz armonisi konularında eğitim aldı. Ayrıca çağdaş müzik stilleri çalışması için üç yıl boyunca Ertuğrul Oğuz Fırat’tan dersler aldı. 17 yaşındayken kazandığı DAAD bursuyla Düsseldorf’daki “Robert Schumann Institute” e girdi. Burada David Levine’in öğrencisi oldu. 1992 -1995 yılları arasında çalışmalarını Berlin Konservatuarı’nda sürdürdü.
1994 yılında dünya birincisi olarak kazandığı “Young Concert Artists International Auditions” (Uluslararası Genç Konser Sanatçıları) yarışmasıyla birlikte kariyerine hızlı bir başlangıç yapmış oldu. Radio France Beracasa Vakfı, Paul A. Fish Vakfı, Boston Metamorphos Orkestrası, M. Clairmont Vakfı gibi kuruluşlardan ödüller aldı ve kariyerini New York’da sürdürmeye başladı.
New York Filarmoni Orkestrası, İsrail Filarmoni Orkestrası, Saint Petersburg Filarmoni Orkestrası, Baltimor Senfoni Orkestrası, BBC Filarmoni Orkestrası gibi dünyada önemli yer sahibi olan orkestralarla çalıştı, birçok önemli festivalde de performanslar gerçekleştirdi. 2003 – 2004 sezonunda “Salzburg Festival”i, New York’da gerçekleşen “Lincoln Center Festival”i, Londra’daki “Harrod’s Piano Series” ve Tokyo’daki “World Piano Series” de ilk defa dinleyiciyle buluştu. Bu konserlerde Say’a eşilk eden müzisyenler arasında Yuri Bashmet ve Shlomo Mintz vardı.
2004 yılında Maxim Vengerov ile birlikte Avrupa ve Amerika turnesine çıktı. ”Carnegie Hall”, “The Vienna Musikverein”, “The Amsterdam Concertgebouw”, The Barbican Centre” ve “Salzburg Festival”inde performanslar gerçekleştirdi.
Caz müziğine ve doğaçlamaya olan tutkusuyla 2000 yılında neyzen Kudsi Ergüner ile bir araya geldi. Kurdukları caz dörtlüsüyle St. Denis, Paris, Montpellier, Montreux Caz Festivali, Juan-les-Pins Festivali ve İstanbul Caz Festivali’nde başarılı konserler verdiler.
1991 yılında “Berlin Senfoni Orkestrası” ile “Yansıtmalar” konçertosunun premiyerini yaptı ve 1996’da Boston’da, ikinci piyano konçertosu olan “İpek Yolu” nun ilk performansını gerçekleştirdi. 2001’de Nazım Hikmet için yazdığı “Nazım” orotoryosunun ilk performansını, Ankara'da gerçekleştirdi. 2003 yılında İstanbul Festivali’nde 5000 kişilik dinleyici önünde “Metin Altıok için Ağıt” orotoryosunu sergiledi. Mozart ve Paganini’nin önemli eserlerinin piyano uyarlamalarını yaptı ve bu uyarlamalarla 2006 Şubat ayında Viyana’da bir konser verdi.
Mayıs 2005’te İsviçre'li yönetmen Hans Ulrich Schlumpf’un “Ultima Thule” filminin soundtrackini yaptı.
Fazıl Say bugün de dünya çapında çalışmalarını sürdürmekte, hatırı sayılır orkestralar ve orkestra şefleriyle konserler vermekte, resitaller sergilemektedir.
Eserleri
Besteleri
“Prelüdler”, flüt ve piyano için (1985)
“Süit”, piyano için (1986)
“Siyah İlahiler”, keman ve piyano için (1987)
“Gitar Konçertosu”, (1987; bu yapıtı geri çekti, 1997’de gitar ve orkestra için yeni bir yapıt yazdı)
“İpekyolu”, piyano için (1989) sonradan konçertoya dönüştürüldü)
“Yansıtmalar”, keman, piyano ve orkestra için konçerto (1991)
“Nasreddin Hoca’nın dansları” (sonradan “Türk Dansları” olarak adı değiştirildi), piyano için, (1991)
“Antik Anadolu Modları Albümünden”, piyano için, (1991)
“Üç Masal”, oda orkestrası için: 12 yaylı, 6 üflemeli çalgı, arp, çelesta ve vurmalı çalgılar için (1992)
“Liszt’in si minör sonatı orkestralaması”, büyük orkestra için (1992)
“Altı Prelüd”, Debussy’nin 6 prelüdünün orkestralaması. 14 solo çalgıcı için: flüt, obua, klarnet, fagot, trompet, 2 vurmalı çalgı, piyano, gitar ve yaylılar dördülü (1992)
“Paganini’nin temaları üzerine çeşitlemeler” (modern caz stilinde) piyano için (1993)
“İpekyolu”, piyano konçertosu (1994)
“Fantazi parçaları”, piyano için (1993)
“Caz fantezileri”, piyano için (1994)
“Senfoni Konçertant”, piyano ve büyük orkestra için (1993); orkestra: 3 flüt, 3 obua, 3 klarnet, altosaksofon, 2 fagot, kontrafagot, 4 trompet, 3 trombon, tuba, 7 vurmalı çalgıcı için 27 vurmalı çalgı ve yaylılar için (14+12+12+8)
“Gitar ve Orkestra için”, gitar konçertosunun yeniden yazılışı (1996)
“İki Ballade”, oda orkestrası için (1996)
“Oda Senfonisi”, oda orkestrası için (1996)
“Kara Toprak”, piyano için, Aşık Veysel’in teması üzerine (1997)
“Gülnihal”, piyano için, Hamamizade İsmail Dede Efendi’nin teması üzerine (1997)
“Kadanslar”, Mozart’ın piyano konçertoları için kadanslar (1987 – 1996)
“Nazım Oratoryosu”, piyano, solo ses, koro ve orkestra için (2001)
“Metin Altıok için Ağıt”, piyano, solo ses, koro ve oda orkestrası için (2002 – 2003)
“Piyano Konçertosu, No:3”, piyano ve orkestra için (2001)
Kitapları
“Uçak Notaları”, Müzik Ansiklopedisi Yayınları, Kasım 1999
Nota Defterleri
“Schwarze Hymnen for violin and piano”, Verlag für Musik-Enzyklopaedie, 1987.
“Nasreddin Hoca'nın Dansları” (Piyano için), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1990.
“Fantezi Parçaları (Piyano için)” Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1993.
“Paganini Çeşitlemeleri (Piyano için)” Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1995.
“Sonat (Keman ve Piyano için)” Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1997.
“İpekyolu (Piyano Konçertosu)” Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1998.
Albümleri
"Wolfgang Amadeus Mozart", Warner Music France
Piano Sonata K.333 in B flat major
Variations on 'Ah, vous dirais-je, maman' K.256
Piano Sonata K.330 in C major
Piano Sonata K.331 in A major 'Alla Turca'.
"Fazıl Say", Troppenote Recordings
Piano Concerto No.2 "Silk Road"
Chamber Symphony
Two Ballades
Four Dances of Nasreddin Hodja
Fantasy Pieces
"George Gershwin", Teldec Classics International
Rhapsody in Blue
Porgy and Bess arrangements
"Igor Stravinsky", Teldec Classics International
Le Sacre du Printemps
"Johann Sebastian Bach, Teldec Classics International
French Suite N.6 BWV 817 in E major
Italian Concerto BWV 971 in F major
Prelude and Fugue BWV 543 in A minor
Chaconne in D minor (F. Busoni)
Prelude and Fugue BWV 846 in C major
"Peter Ilyich Tchaikovsky", Teldec Classics International
Piano Concerto No.1 in B flat minor
"Franz Liszt"
Piano Sonata in B minor
"Johann Sebastian Bach", Teldec Classics International
Italian Concerto BWV 971 in F major
French Suite N.6 BWV 817 in E major
Prelude and Fugue BWV 543 in A minor
"Wolfgang Amadeus Mozart"
Piano Sonata K.331
Ödülleri
Avrupa Birligi Piyano Yarışması, 1991
Genç Konser Solistleri Yarışması Avrupa Birinciliği, 1994
Genç Konser Solistleri Yarışması Dünya Birinciliği, 1995
Radio France/Beracasa Vakfi Ödülü, 1995
Paul A. Fish Vakfı Ödülü, 1995
Boston Metamorphosen Orkestrası Solist Ödülü, 1995
Tarihi dönemlerden biri: Büyük bir POP İdolü-POPUN KRALI, Efsane
İNTERNETHABER
Çok az insan ölürse tüm dünyada haber olur. Michael Jackson onlardan biriydi. Dün gece bir kalp krizi sonucu 50 yaşında hayata veda etti. Küçük yaşta başlayan şöhreti ölene kadar devam etti. 50 yıllık hayatına çok şey sığdırdı.
Elvis Presley, Beatles ve Frank Sinatra’nın ulaşabildiği olağanüstü şöhreti yakalayan nadir sanatçılardandı. “Tüm zamanların en çok satan sanatçısı”, “Dünyada şimdiye kadar en çok ödüllendirilen sanatçı”, ”Şov dünyası tarihindeki en popüler sanatçı” ve “dünyanın en ünlü insanı” ve tabii ki “The King of Pop” ilan edilmişti.
11 YAŞINDA SAHNEDE
Jackson'un dün gece bir hastane odasında sona eren hayatı 29 Ağustos 1958 tarihinde, Amerika'nın Indiana Eyaleti’nin, Gary şehrinde başlamıştı. 9 kardeşin yedincisiydi. Jackson'un inşaat işçisi babası tam bir müzik aşığıydı. Bu ilgisini çocuklarına da aşıladı. Ve sonunda baba Jackson 3 oğlu için bir müzik grubu kurdu. 60'lı yılların başlarında Michael'in abileri Jackie, Tito ve Jermaine, "The Jackson Brothers" adındaki gruplarıyla kulüplerde şarkı söylemeye ve yarışmalara katılmaya başladılar. Ardından aralarına Michael ve Marlon'un da katılmasıyla grubun adı Michael 5 olarak değiştirildi.
Pop İkonu 'Michael Jackson'ın Londra Konserine başlamadan önceki, henüz çok yeni Londra'daki konuşmasının videosu....
Amerikalı, zenci pop müzik ses sanatçısı. Ünü Amerika sınırlarını aşarak, dünya pop müzik tarihine damgasını vurmuş; çıkardığı hemen hemen bütün albümler hit olmuş ve tüm zamanların en iyi satış rakamlarına ulaşmıştır. Benzersiz ve kendine özgü dansıyla, sansasyonel özel hayatıyla, eğlence sektörüne getirdiği farklı solukla, 70'li yıllardan günümüze değin süren müzik kariyeri boyunca dünya çapında bir "pop idolü" haline gelmiştir.
29 Ağustos1958 tarihinde, Amerika'nın indiana Eyaleti’nin, Gary şehrinde doğdu. On çocuklu bir ailenin sekizinci üyesi olarak dünyaya gelen sanatçının tam adı, Michael Joseph Jackson'dır. Şarkıcının fabrika işçisi olan babası, Joseph Jackson, müziğe tutku derecesinde bağlıydı ve boş zamanlarında gitar çalıyordu. Eşi Katherine (Scruse) ile evlenip kalabalık bir aile haline geldikten sonra, bu ilgisini çocuklarına da aşıladı.
60'lı yılların başlarında büyük erkek kardeşleri, Jackie, Tito ve Jermaine, babaları tarafından organize edilen "The Jackson Brothers" adında bir grup kurarak, kulüplerde şarkı söylemeye ve yarışmalara katılmaya başladılar. Jackson'un sahip olduğu ses ve dans yeteneği, kısa zamanda fark edildi. Henüz yaşı küçük olmasına rağmen, özellikle solo şarkılardaki performansı nedeniyle, 1964'de, diğer kardeşi Marlon'la birlikte gruba dahil edildi. Artık beş üyeden oluşan kardeşler, grubun adını "The Jackson 5" olarak değiştirdi.
1968'e kadar geçen süreçte, amatör çalışmalarına gece kulüplerinde ve barlarda devam eden grup, Harlem-New York'ta bulunan Apollo Tiyatrosu'nda düzenlenen bir yarışmada birinci gelerek, dönemin en ünlü R&B plak şirketi Motown'ın kurucusu Berry Gordy'nin dikkatini çekti. 1968'te Motown'la imzaladıkları sözleşmeden sonra California Dreamin'ya taşınan grubun yıldızı hızla parlamaya başladı. Sözkonusu şirketten Suzanne de Passe’ın menajerliğinde çıkan ilk dört single, "I Want You Back", "ABC", "The Love You Save", "I'll Be There" listelerde bir numaraya oturdu. O-Jays grubu ve James Brown gibi soul müziğin önderlerinin izinden giden The Jackson 5, 70'lerin başında zenci pop ve soul vokal gruplarının dünya çapında bir numaralı temsilcisi haline gelmişti. Michael Jackson ise, bu yeni müzik tarzını kendi içerisinde, dansıyla birlikte harmanlayarak, özgün bir tarza dönüştürecek, kendi kulvarında yalnız koşacaktı.
Grubun bu hızlı yükselişinden sonra, güçlü sesiyle, farklı dansıyla oldukça sivrilen ve öne çıkan Michael Jackson, 1971-1976 yılları arasında halen The Jackson 5'a bağlı olarak, yine Motown'dan, "Got To Be There", "Ben", "Music and Me" ve "Forever Michael" adlı ilk solo single'larını çıkardı. Artık Jackson için bireysel kariyerin önü açılmıştı.
Walt Disney Pictures tarafından, 1971'de grubun çizgi filmi yapıldı ve yayına verildi. Ününü tüm dünyaya duyuran Jackson kardeşler, uluslararası konserler serisine 1972'de İngiltere'den başladılar ve gittikleri her yerde kapalı gişe yaptılar. Bu dünya turnelerinde Commodores ve Lionel Richie, The Jackson 5'ın alt grupları olarak sahneye çıkmıştı.
1973'den itibaren grubun satış rakamlarının düşme eğilimi göstermesiyle birlikte, Motown kontrolü ele alarak, bundan böyle şirket tarafından seçilecek şarkıların seslendirilmesi konusunda Jackson'lara baskı yapmaya başladı. Sıkıntılı günler geçiren grup, 1976'da şirketten ayrılma kararı alarak, Epic Records'la sözleşme imzaladı. Bu gelişmeden sonra Motown, Jackson'lar aleyhine, sözleşmeyi ihlal etmek savıyla dava açtı. Aynı yıl, grubun bilgisi olmaksızın "The Jackson 5 Anthology" adıyla karışık bir albüm yaparak piyasaya sürdü. Bu gelişme iplerin iyice gerilmesine neden oldu. Şirketin sahibi Berry Gordy'nin kızıyla evli olan Jermaine Jackson, taraflar arasındaki bu ihtilaftan dolayı, gruptan ayrılarak Motown'da kaldı. İsim hakkını kaybeden Jackson kardeşler ise, Jermaine'in yerine en küçük kardeşleri Randy'i gruba dahil ederek, The Jacksons olarak ismini değiştirdi. Yenilenen grup için artık yeni bir dönem başlıyor; Michael ise zirveye doğru koşar adım ilerliyordu.
The Jacksons kısa zamanda toparlandı ve 1976- 1984 yılları arasında, ağırlıklı kendi parçalarından oluşturdukları albümler ve single'larla kariyerlerinde yükselmeye devam etti. Yeni şirketlerinden altı yeni albüm çıkaran grubun, 1978'deki Destiny çalışması neredeyse patlama yaptı ve Jackson kardeşlerin en başarılı albümleri arasında yer aldı. Bu albümün Michael için de ayrı bir önemi oldu. Çünkü kendi bestelediği şarkılar, dünya çapında büyük beğeni topladı ve grubun klasikleri arasına girmeyi başardı. Böylece Michael'ın "beste yapabilme" gibi başka bir yeteneği daha ortaya çıkmış oldu. Söz konusu albüm iki milyondan fazla satarak, grubun ve özellikle de Michael'ın ününe ün kattı.
1978'e gelindiğinde ise, Michael için farklı tecrübeler söz konusu olacaktı. Jackson, korkuluğu canlandırdığı The Witz adlı müzikal filmde, aralarında aşk dedikodusunun çıktığı Diana Ross ile birlikte rol aldı. Tam da bu dönemde, müzikalde kullanılacak olan şarkıları aranje eden Quincy Jones'la Michael'ın yolları kesişti. Jones, ünlü pop starın gelecekteki başarısının ortaklarından biri olacaktı. Çünkü, film prodüksiyon aşamasındayken, Jackson'la Jones oldukça uyumlu bir ortaklık kurdular ve Michael'in bağımsız ilk solo albümünü birlikte yapmak için anlaştılar. Böylece 1979'da, ünlü şarkıcının ilk bağımsız solo albümü olan "Off The Wall", Jones'un prodüktörlüğünde Epic Records'tan çıktı. "Don't Stop 'Til You Get Enough", "She’s Out Of My Life", "Off The Wall", "Rock With You" gibi dünya çapında ses getiren birçok hit parçayı içinde barındıran bu albüm, inanılmaz satış rakamlarına ulaşarak, Michael'ı pop müzik ve eğlence dünyasının idolü haline getirecek; sanatçıya ilk önemli ödüllerini kazandırmaya başlayacaktı. 1980 yılında, American Music Awards tarafından 3 dalda ödüle layık görülen albüm (En İyi Soul/R&B Albümü - Off The Wall, En İyi Soul/R&B Erkek Şarkıcı, En İyi Soul/R&B Single - Don't Stop 'Til Get You Enough), birçok liste başarı ödülünün de sahibi oldu. Aynı yılın Şubat ayına gelindiğinde, Michael yine "Don't Stop 'Til Get You Enough"la "En İyi R&B Erkek Vokal" dalında ilk Grammy ödülünü aldı. Bir caz müzisyeni olan Jones'un, albümdeki parçalarda bu müzik türünü altyapıya yerleştirmesi doğal karşılanırken, bununla yetinilmeyip disco ve funky tarzı ritimlere de yer vermiş olması, sadece Michael'e özgü yeni bir müzik türünün ortaya çıkmasına neden oldu. Elbette bu da, Jackson'a benzersiz ve evrensel bir ün getirdi. İlk olarak yakın arkadaşı, Elizabeth Taylor tarafından kendisine atfedilen ve sonraları yaygın bir ifade şeklini alan "pop idolü" benzetmesi, özellikle bu dönemlerde anılmaya başlandı.
İlk solo albümünün getirdiği başarıların yanı sıra, Jackson kardeşlerle de çalışmaya devam eden Michael, 1980'de grupla birlikte "Triumph" albümünü çıkardı. Bestelediği şarkılar ve bunlara yazdığı sözlerle Triumph'a damgasını vuran yine Michael oldu. "Can You Feel It"e çekilen farklı klip de büyük ses getirdi ve sanatçının dans yeteneği milyonlarca müziksever tarafından yadsındı. 1982'de ise, ünlü pop yıldızına, En İyi Çocuk Albümü dalında Grammy ödülü kazandıracak olan et (Extra-Terrestrial) filminin orjinal soundrack'i "Someone in the Dark" şarkısını seslendirdi.
1982 yılı, ünlü pop yıldızı için neredeyse bir dönüm noktası oldu. Jackson'ı hemen hemen bugün bulunduğu noktaya getiren ve efsaneleştiren albüm, "Thriller", Epic Records'tan yine Quincy Jones prodüktörlüğünde müzikseverlerin beğenisine sunuldu. Genellikle arka arkaya, single halinde piyasaya sürülen albümün "Wanna Be 'Startin", "Billie Jean", "Beat It"i de içeren her şarkısı hit oldu ve müzik tarihinde tüm zamanların en yüksek satış rakamına ulaşarak rekor kırdı. Şarkıların yanı sıra, dört hit parça için kısa film tadında çekilen, güçlü ve geniş bütçeli prodüksiyon gerektiren ilginç klipler de büyük yankı uyandırdı. MTV, Billie Jean'le, ilk defa zenci bir şarkıcının video klibini yayınlamış oldu. Fantastik bir konuyla kurgulanmış ve danslarla görsel bir şölene dönüştürülmüş Thriller şarkısının 13 dakikalık klibi ise, patlama yaptı ve gelen talepler üzerine VHS formatında piyasaya sunularak, yine ulaşılamayacak bir satış rekoruna imza attı. Klipte Michael'in sergilediği özgün dans kareografileri, birçok gence ilham kaynağı oldu. Özellikle Jackson kardeşler olarak katıldıkları Motown'ın 25.kuruluş yıldönümünde, Billie Jean'i seslendirirken sergilediği "moonwalk" denilen ayak kaydırma hareketi, Jackson'ın imzasıyla tarihe geçti.
37 hafta zirvede kalan ve Billboard albüm listesinde 122 hafta geçiren Thriller, elbette birçok ödülü de beraberinde getirdi. 1984 yılında, 12 dalda aday gösterildiği Grammy'den 8 ödülle ayrılan Jackson, bir gecede en çok ödül alan sanatçı ünvanını, 2000 yılında Carlos Santana egale edene kadar elinde tutmayı başardı (Ödüllerin yedisi Thriller'a giderken, biri de, 1982'de seslendirdiği "Someone in the Dark"a verildi). Albüm aynı yıl, 8 Amerikan Müzik Ödülü, 4 Amerikan Video Ödülü, 3 MTV Video Müzik Ödülü ve Üstün Başarı Ödülü almaya hak kazandı.
Bu sırada, Pepsi-Cola'yla sponsorluk anlaşması imzalayan ve kardeşleriyle birlikte şirketin reklam filmlerinde rol alan Jackson'ın başına talihsiz bir olay geldi. Reklam çekiminde, havai fişek gösterisi esnasında saçları alev alarak cildinde ciddi hasar meydana geldi. Jackson, gördüğü fiziksel zarardan şirketi sorumlu tuttu ve tazminat davası açtı. Lehine sonuçlanan davadan kazandığı astronomik meblağı ise, tedavisini yürüten hastaneye bağışladı.
1984'te, Thriller rüyası devam ederken, kardeşleriyle tekrar biraraya gelerek "Victory" albümünü çıkardılar. Bu albümde de Michael tarafından yazılmış ve bestelenmiş hit parçalar bulunuyordu. Jackson kardeşlerin en başarılı albümü olan Victory için 5 aylık uluslararası dev bir turne düzenlendi. Turne gelirinin tümünü bağışlayacaklarını duyurması üzerine, Jackson'ın adı, jest olarak Hollywood yıldızlar geçidine eklendi. 1985'te, "Beat It" adlı şarkısını, alkollü araba kullanmaya karşı televizyonlarda ve diğer basın-yayın organlarında yürütülen kampanyalarda kullanılmak üzere bağışlaması nedeniyle, dönemin devlet başkanı Ronald Reagan tarafından, teşekkür amacıyla Beyaz Saray'a davet edildi. Jackson ileriki yıllarda, ünlü bir dünya starı olarak, çok daha fazla ses getirecek sosyal sorumluluk ve insani yardım projelerini hayata geçirecekti. Bunlardan en önemlisi, USA For Africa kampanyası çerçevesinde, özellikle Doğu Afrika'da açlık sınırında ve yardıma muhtaç bir şekilde yaşayan insanlar için, Lionel Richie ile birlikte yazdığı "We Are The World" parçasıydı. Dünya çapında en çok satış rakamına sahip single olma özelliğini hala taşıyan şarkı, Stevie Wonder, Tina Turner, Diana Ross, Ray Charles, Cindy Lauper gibi ünlülerin de aralarında bulunduğu 40'dan fazla popüler sanatçı tarafından seslendirildi. Bu başarının ardından, We Are The World'le Richie ve Jackson, Yılın Şarkısı dalında Grammy Ödülü'nü almaya hak kazandı.
1985 yılı yıldız şarkıcı için yalnızca övgülerle geçmedi. Jackson, içinde birçok ünlü sanatçı tarafından seslendirilmiş parçanın yanı sıra, özellikle Beatles'a ait 200'den fazla şarkının telif hakkını bulunduran ATV Müzik'in en büyük hissesini satın alarak, birçok tartışmaya neden oldu. En sert tepki de müzayedeyi düzenleyen yakın arkadaşı, söz yazarı Paul McCartney'den geldi. Bu olay, dostluklarının ve bilhassa ortak söz yazarlığı çalışmalarının sonu oldu. Sözkonusu tartışmaların ardından, birtakım basın ve medya çevreleri, uzun süre yaşamak için Elephant Man'ın kemiklerini satın almaya kalkıştığından, ilginç tavırlarına kadar birçok konuda sanatçıya karşı alaycı bir üslup kullanmaya ve adından "Wacko Jacko" gibi irrite edici şekilde bahsetmeye başladı.
1986'da, George Lucas'ın yapımcılığında ve Francis Ford Coppola'nın yönetmenliğinde çekilen "Captain EO" adlı kısa filmde Jackson, Kaptan EO rolüyle ekranların karşısına geçti. 17 dakika olmasına rağmen yaklaşık 17 milyon dolara malolan film, o güne kadar çevrilmiş, dakika başına en büyük maliyete sahip filmdi. Disneyland'da gösterime giren film için Jackson, "Another Part of Me" -sonradan "Bad" albümünde de yer aldı- ve "We Are Here To Change The World" adlı iki yeni parça seslendirdi.
1987'de, pop yıldızı, "Bad" albümüyle müzikseverlerin karşısına çıktı. Quincy Jones'un prodüktörlüğünü üstlendiği son Michael Jackson albümüydü ve yine Epic Records etiketi taşıyordu. Satış rakamları sanatçının beklentisinin altında olsa da -yaklaşık 30 milyon adet-, "I Just Can't Stop Loving You", "Bad", "The Way You Make Me Feel", "Man In The Mirror" ve "Dirty Diana" gibi single'lar listelerde aynı anda bir numaraya oturarak bir ilke imza attı. Albümün tanıtımından sonra Jackson, yine Pepsi sponsorluğunda, 16 ay gibi oldukça uzun bir zaman alacak ilk solo dünya turnesine çıkarak hayranlarıyla buluştu; 123 konser verdi. Bu arada Pepsi reklamlarıyla ekranlarda boy gösterdi. Dönüşündeyse, Bad şarkısına, Martin Scorsese yönetmenliğinde 18 dakikalık, yine kısa film niteliğinde bir klip çekildi. Ancak klipteki yeni Michael Jackson görüntüsü, neredeyse şarkıdan daha çok konuşulur hale geldi. Çünkü ünlü şarkıcının hem yüzünde, hem de ten renginde çok belirgin ve şaşırtıcı değişiklikler vardı. Medya, sanatçının, zenci olmaktan utandığı için ten rengini beyazlatmaya çalıştığı, burun estetiği, alın kaldırma ve dudak inceltme operasyonu gibi birçok ameliyat geçirdiği iddialarını ortaya attı. Ancak ünlü şarkıcı, 1988 yılında kendi yazmış olduğu Moon Walk adlı otobiyografisinde, sadece iki tane estetik operasyon yaptırdığını ve çenesindeki yaralardan dolayı da cildi için cerrahi işlem uygulandığını yazdı. Bad'in klibi de tüm bu sansasyonlara rağmen, oldukça iyi bir satış rakamına ulaştı.
Jerry Kramer ve Colin Chilvers tarafından yönetilen; Kellie Parker, Sean Lennon ve Brandon Adams'ın Jackson'a eşlik ettiği "Moonwalker" adlı müzikal film, 1988 yılında gösterime girdi ve izleyiciler tarafından büyük ilgi gördü. Filmin VHS sürümü bir milyon satış adediyle yeni bir rekora imza attı. Artık yıldız sanatçı, pop,rock ve soul müziğinin kralı ilan edilecek ve Elvis Presley, Beatles, Frank Sinatra gibi dünya çapında üne kavuşarak zirveye oturmuş bir idol haline gelecekti.
Filmin başarısından sonra, paparazzilerden ve hakkında türetilen dedikodulardan bunalan Michael, Hayvenhurst'te ailesiyle birlikte yaşadığı evi terk ederek, 2700 dönümlük dev bir alana kurulu Neverland çiftliğini satın aldı ve orada gözlerden uzak yaşamaya başladı. Çok küçük yaşta hayata atılmak zorunda kaldığı için, özlemini kurduğu çocukluk günlerini yaşayabilmek adına, lunaparktan hayvanat bahçesine, büyükçe bir göle kadar kendine apayrı bir dünya kurdu bu çiftlikte. Ancak ileriki yıllarda, çiftliğinde misafir ettiği minik arkadaşlarına cinsel tacizde bulunma suçuyla yargılanacağı günler çok uzak değildi.
1991'de, Jackson, müzik şirketini değiştirerek astronomik bir rakamla Sony'le sözleşme imzaladı. 15 yıllık bir sürece ve altı albüm ile bir film çalışmasına dayanan kontrat, Michael'e sağladığı ekonomik getiriyle, adından çok söz ettirdi. Aynı yılın Kasım ayında, sanatçının yeni albümü "Dangerous" piyasaya çıktı. Albümün hit parçası olan "Black or White"a David Lynch yönetmenliğinde çekilen klip, olay yarattı. Klip, şiddet ,cinsellik ve ırkçılık gibi öğelere gönderme yapıyor; özellikle sonlarına doğru görülen bazı sahnelerle şimşekleri üzerine çekiyordu. Sözkonusu klibin, medya ve kamuoyunda yarattığı tartışmalar nedeniyle, Jackson bir basın bülteni yayınlayarak üzüntüsünü ifade etti ve ihtilafa konu olan bölümleri kaldırttı. Bu sansasyonlara rağmen, "Remember the Time", "In the Closet", "Jam" gibi hit parçalar daha çıkaran albüm, 17 milyonluk bir satış rakamına ulaştı. Sanatçının çıktığı ikinci dünya turnesi, hemen her ülkenin basın-yayın organları tarafından birebir takip edildi.
1992'de, MTV tarafından kanalın ilk uluslararası yarışması yayınlanmaya başladı. Dünya çapında birçok insanın katılabildiği yarışmanın ödülü ise, Michael'le bir akşam yemeğiydi. Oldukça büyük ilgi uyandıran yarışmanın talihlileri, ünlü sanatçının "In The Closet" adlı single'ının klip çekimlerinde biraraya geldi. Ertesi yıl ise, ABC kanalınca Jackson kardeşlerin gerçek hayat hikayelerine dayanan görsel biyografileri "The Jacksons: An American Dream" yayına sunuldu. Gerçekten de, neredeyse bir rüyanın dünyanın gerçek olgularıyla yakın temasa geçtiği bir hikayeye sahip olan Michael ve kardeşlerinin, evrensel popülaritesinin altında yatan neden belki de buydu.
Aynı yıl, Jackson, sosyal sorumluluk çerçevesinde, hümanist projelere imza atmaya devam etti ve "Heal the World Foundation" adı altında bir fon kurdu. Fonun amacı, çocukların daha iyi ve eşit yaşam koşullarına sahip şekilde büyümesini, yaşadıkları topluma faydalı hale gelmesini sağlamaktı. Kuruluşun faaliyet merkezi Kaliforniya civarında, Santa Ynez'di ve yardıma muhtaç çocuklar, ünlü yıldızın Neverland çiftliğindeki oyun alanlarından yararlanıyordu.
1993'de 27.Superbowl maçının devre arasında mini bir konser veren Michael, Amerikan televizyonlarında o zamana kadar elde edilmiş en büyük izlenme payına sahip oldu ve yaklaşık 100 milyon kişiyi ekranları başına topladı. Şubat ayında düzenlenen 35.Grammy Ödül töreninde, Jackson'a "Yaşayan Efsane" ödülü verildi. Mart ayında ise, Soul Train tarafından Yılın Hümanisti ödülüne layık görüldü.
Aynı yıl, Jackson, Neverland'de konuk ettiği çocuklara karşı cinsel istimarda bulunma iddiasıyla suçlanarak yargı önüne çıkarıldı. İddianın kaynağı, sanatçının çiftliğinde bulunmuş olan çocuklardan birinin anlattıklarıydı. İlginç kişiliği, farklılaşan görüntüsü ve çiftliğinin bahçesine yaptırdığı oyun alanlarıyla, iddiaların doğruluğu arasında medya tarafından sürekli bağlantı kurulmaya çalışılıyordu. Kimi zaman yalancı şahitler ortaya çıkıyor; yeni iddialar ortaya atılıyor; bunların gerçekleri yansıtmadığı kanıtlanınca, başka başka gelişmelerle durum aydınlatılmaya çalışılıyordu. Olay yaratan davalar zinciri, dünya ve özellikle Amerikan basınını karıştırmış; medaya kuruluşları bile kendi içinde karalama ya da aklama politikalarına soyunmuştu. Yılın sonlarına doğru, Jackson, çiftliğinden uydu aracılığıyla iddialara yanıt verdi ve bunların gerçeği yansıtmadığını açıkladı. 1994'ün Ocak ayında sonuçlanan davalardan birinde mahkeme, Jackson'ı para cezasına çarptırdı. Meblağ tam olarak açıklanmasa da, basına yansıyan bilgi, 20 milyon dolar olduğu yönündeydi. Ancak bu ceza tazmin edilmedi.
1995'in sonlarına doğru, bu tatsız iddiaların biraz durulmasıyla birlikte, Michael Jackson, efsane rock şarkıcısı Elvis Presley'in kızı olan Lisa Marie Presley ile hayatını birleştirdi. 19 ay gibi kısa bir zaman süren bu evlilik, yine büyük tartışmalara neden oldu. Ancak evliliğin sona ermesinden sonra Lisa Marie, Michael'in gay olduğu ve yankıları halen süren taciz davalarının üstünün örtülmeye çalışıldığı gibi birçok iddianın gerçekleri yansıtmadığını, pop kralının gayet normal ve sağlıklı bir erkek olduğunu açıkladı.
Jackson, "HIStory: Past, Present And Future" adlı yeni albümününün birinci bölümünü, 1995'in Haziran ayında çıkardı. HIStory Begins, albüm serisinin başlangıcıydı ve cover'lanmış 15 eski hit parçadan oluşuyordu. Serinin ikinci bölümü, HIStory Continues ise, 15 yeni parçayla piyasaya sürülmüştü. İlk albümün ilk single'ı, büyük liste başarısı sağlayan "Scream" oldu. Kızkardeşi Janet Jackson'la birlikte seslendirdiği bu parçaya çekilen klip ise, tüm zamanların en pahalı videosu oldu. Jackson kardeşler "Scream"le, MTV Video Müzik Ödülleri gecesinden, farklı kategorilerde 3 ayrı ödülle ayrıldı. Anti-Semitik ifadeler içerdiği için Yahudi toplumunun tepkisini çeken "They Don't Care About Us" şarkısı, HIStory albümünden çıkan dördüncü single oldu. Parçanın anti-semitik sözleri, sonraki düzenlemelerde sound'a uygun bir şekilde değiştirildi. Albümün başarısı üzerine 1996'da yine dünya turnesine çıkan Michael, henüz konserler devam ederken Deborah Jeanne Rowe ile evlenerek; Michael Joseph Jackson, Jr. (Prens olarak da bilinir) adında bir erkek ve Paris Katherine Jackson adında bir de kız çocuk evlat edindi. Ancak bu evliliğini de sürdüremeyen Jackson ile Rowe, 1999 yılında olaylı bir şekilde boşandı. Sansasyona neden olan şey, evlat edinilen çocukların velayet davasıydı. Popun kralı hakkında yapılan tartışmalar bununla da sınırlı kalmadı. 1996'da Brit Ödülleri gecesinde, "Earth Song" adlı parçasını, beyazlara bürünmüş ve çevresini sarmış birçok küçük çocukla seslendiren Jackson, iki ağaç arasında kollarını açtığı figürü nedeniyle, kendisini Mesih gibi gördüğü iddiaları ile karşı karşıya kaldı.
1997 yılına gelindiğinde, ünlü pop şarkıcısı, HIStory albümünün hit parçalarının remix'lerinden oluşan "Blood on the Dance Floor: HIStory in the Mix" i piyasaya çıkardı. Albümün çıkış parçası "Blood on the Dance Floor", "Is It Scary" ve "Ghosts" büyük ilgi gördü ve iyi bir liste başarısı kazandı. Michael, bu albümünü, büyük yardımını gördüğü Elton John'a ithaf etti. "Is It Scary" ve "Ghosts"a, Jackson ile Stephen King tarafından yazılan, Stan Winston tarafından yönetilen 35 dakikalık bir klip çekildi. Halen dünyanın en uzun müzik videosu olma özelliğini koruyan klip, yine uluslararası bir başarı kazandı.
2001'de Jackson, 13 ülkenin pop müzik listesinde bir numaraya oturacak olan "Invisible"'ı çıkardı. "You Rock My World", "Cry" ve "Butterflies" gibi hit single'larla piyasalarda fırtına gibi esti. Ancak, albüm çıkmadan önce, ünlü yıldızın, Sony Müzik'in sahibi Tommy Mottola'yı, süresi dolmak üzere olan kontratlarını yenilemeyeceği doğrultusunda uyarmasına rağmen, Jackson'la şirketin arası açıldı. Yasal prosedürler nedeniyle, albümle ilgili tüm promosyonlar ve single satışları iptal edildi. Mottola'nın, Afrika kökenli Amerikan sanatçılara saygısız davrandığını ve hakaret içerikli konuşmalar yaptığını iddia eden Michael, şirketin zenci artistleri çıkarları doğrultusunda kullandığı yönünde bir açıklama yaptı. Sony ise, sanatçının iddialarında doğruluk payı olmadığını savundu.
2001 yılının Eylül ayında, yıldız şarkıcı, solo kariyerinin otuzuncu yılını doldurması şerefine, Madison Square Garden'da bir kutlama partisi düzenledi. Bu özel gecede, Usher, Whitney Houston, Destiny's Child, James Ingram, Gloria Estefan, Liza Minelli gibi birçok ünlüyle düet yapan Michael, kardeşleriyle de özel bir performans sergiledi.
2002 yılında bir konser için gittiği Berlin'deki otel odasının penceresinden, küçük bebeğini sarkıtması, ünlü sanatçı hakkında yine büyük tartışmaların patlak vermesine neden oldu. Kaliforniya barosundan avukat Gloria Allred, Kaliforniya Çocuk Koruma Servisi'ne suç duyurusunda bulunarak, Jackson'ın bebeklerinin koruma altına alınmasını istedi. Bu olaylar, şarkıcının geriye dönük çocuk istismarı suçlamalarıyla tekrar karşı karşıya kalmasına neden oldu.
2003 yılında, İngiliz gazeteci Martin Bashir tarafından "Living with Michael Jackson" (Michael Jackson'la Yaşamak) adlı bir çalışma yayınlandı. Bashir ve ekibi, 18 ay boyunca sanatçıyı filme aldı. Çalışmada bu görüntülerden enstantaneler verildi ve yıldızın özel hayatıyla ilgili kendi ağzından bilgiler aktarıldı. Görüntülerde, Michael'in kanserli bir çocuğu yatak odasına alıp diğer bir çocukla yan yana yatırması, hoş karşılanmayarak söylentileri arttırdı.
Yine 2003'te, Jackson, "Resurrection" adında bir albüm çıkaracağı haberini verdi ve albümün promosyonunu kısa bir filmle yaptı. Aynı yılın Mart ayında, "Xscape" şarkısının çıkacağı, yayın organlarında duyulmasına rağmen, bilinmeyen nedenlerden dolayı iptal edildi. Bunun yerine yılın sonlarına doğru, Jackson'ın zirveye çıkıp hit olmuş tüm parçalarını içeren "Number Ones", Sony Records etiketiyle CD ve DVD formatında piyasaya sürüldü ve 8 milyondan fazla bir satış rakamı yakaladı. Albümdeki tek yeni parça olan "One More Chance"in klip çekimlerinde, yine çocuk istismarı iddiasıyla üçüncü kez tutuklanan Jackson, masum bulunarak salıverildi. Aynı yıl, basında Michael Jackson'ın dinini değiştirerek İslamiyet'i seçtiği ve Müslüman olduğu yönünde haberler çıktı. Sonrasında ise, 2005'te, bir cami yaptırdığı haberleri çıktı.
2004 yılının Ağustos ayında VH1 müzik kanalında, "Man In The Mırror: The Michael Jackson Story" adında, sanatçının hayat hikayesini anlatan görsel bir biyografi yayınlandı. Gavin Arviso tarafından Jackson aleyhine tekrar gündeme getirilen cinsel çocuk istismarı suçlamalarına karşılık, ünlü rap şarkıcısı Eminem "Just Loose It" şarkısıyla göndermeler yaptı. Tartışmaların alevlenmesi üzerine Michael, açıklama yapmak zorunda kaldı.
2005 yılının Haziran ayında, hakkında açılan on davanın tamamından beraat eden Jackson, Bahreyn'e yerleşti. Burada zamanını yeni besteler yaparak ve Katrina Kasırgası mağdurlarına ithafen "I Have This Dream" şarkısını yazarak geçirdi. Bu şarkının seslendirilmesinde Ciara, Snoop Dogg, Keyshia Cole, James Ingram, Jermaine Jackson, Shanice, Shirley Caesar ve The O'Jays gibi ünlüler yer aldı. Ancak, şarkı bilinmeyen nedenlerden dolayı yayınlanmadı.
Hakkındaki suçlamalar bitmek bilmeyen Jackson, 2006'da, bir erkeğin cinsel saldırı iddiasıyla karşı karşıya kaldı. Ancak davadan beraat etti. Şubat ayında, Jackson'la eski eşi Deborah Rowe'un velayet davası sonuçlandı. Mahkeme, eski eşlerin çocukları üzerindeki haklarını sınırlandırarak ihtilafa açık bir karar verdi. Mart ayında ise, Kaliforniya İşçi Dairesi, sigorta ücretlerini ödemediği gerekçesiyle Neverland çiftliğini kapatarak, sanatçıyı, 69 kişiden oluşan her bir işçi başına 1000 dolar olmak üzere, toplamda 69.000 dolar tazminat ödemeye mahkum etti.
Jackson Nisan ayında, Two Seas adlı müzik şirketinin CEO'su olan İngiliz müzik yapımcısı Guy Holmes ile, 2007'de çıkması planlanan tek albümlük bir sözleşme yaptı. Mayıs 2006'da ise Tokyo'da, MTV'nin Japonya lokasyonu tarafından düzenlenen Video Müzik Ödülleri'nde Yaşayan Efsane ödülünü aldı. Uzun bir aradan sonra Michael'in ekranlarda göründüğü ilk geceydi bu. Kasım ayında, ünlü pop yıldızının, "Visionary: The Video Singles" adında, yirmiden fazla hit şarkısını içeren bir çalışması, yine Sony Müzik etiketiyle yayınlandı. Guiness Dünya Rekorları'nın Londra ofisinde 8 dalda layık görüldüğü ödülleri alan Jackson, Dünya Müzik Ödülleri'nde, 100 miyondan fazla satış rakamına ulaştığı için Elmas ödülün de sahibi oldu.
Yeni albümü için hazırlıklara başlamak üzere, 2007'nin başlarında Amerika'ya geri dönen Michael, gelecek Mart ayında, Japonya'da, hayranlarının da katılımyla gerçekleşecek olan birtakım faaliyetlerde bulunmayı planlıyor. Yılın üçüncü çeyreğinde ise, yeni albümünü müzikseverlerin beğenisine sunmayı amaçlıyor. Bu albümde The Black Eyed Peas'ten will.i.am, Teddy Riley, DJ Whoo Kid, Chris Brown, Akon ve 50 Cent'le işbirliği yapacağı yönünde duyumlar var. Two Seas müzik şirketiyle uzun süre bağlı kalamayacak gibi görünen Jackson, yeni albümünü, kendi kurduğu The Michael Jackson Company'den çıkarmayı planlıyor.
Arkasında ‘Thriller’ gibi bir albümü, ‘Billie Jean’ gibi bir hit şarkısını, ‘Moonwalking’ dansını ve başta çocuk tacizi iddiaları olmak üzere bir dizi olumsuz iz de bırakan pop müziğinin efsanevi şarkıcısı Michael Jackson, hayata veda etti. Jackson, dün(25/06/2009) evinde koma halinde bulunduktan sonra kaldırıldığı UCLA hastanesinde tüm çabalara rağmen kurtarılamadı.
POP müziğin kralı Michael Jackson dün geçirdiği kalp krizinin ardından 50 yaşında yaşama veda etti. Los Angeles’taki evinden alınan bir çağrı üzerine buraya ulaşan acil yardım görevlileri, nefes almadığını görünce ünlü yıldıza hemen kalp masajı yaptılar ve ardından hastaneye kaldırdılar. Ancak doktorların bütün çabalarına rağmen ünlü yıldızın Türkiye saatiyle gece yarısında öldüğü açıklandı.
Geçtiğimiz günlerde Jackson’un kanser olduğuna dair söylentiler ortaya atılmıştı. Afrika kökenliler arasında milyonda bir olarak görülen ve ciltte renk kaybına neden olan “vitiligo” hastalığına yakalanan Jackson, 1980’li yıllarda bir takım ameliyatlar sayesinde siyah teninin açılarak beyazlaşmasını sağlamıştı.
Michael Jackson, önümüzdeki ay, Londra’da yaklaşık bir yıl sürecek bir konser serisine başlayacaktı.
Son yıllarda inzivadaydı
Ünlü yıldız çocuk tacizi iddialarından sonra 2005’ten bu yana neredeyse inziva hayatı yaşıyordu. Son senelerdeki bazı sağlık problemleri ve mahkemelerde süren çocukları taciz davaları yüzünden ünlü sanatçı hayli zor durumda kalmış ve beraat ettiği halde epeyce yıpranmıştı. Michael Jackson en son birkaç ay önce bir alışveriş merkezinde tekerlekli sandalye üzerinde görülmüştü. Yüzünü siyah bir eşarp, şapka ve ameliyat maskesiyle gizleyen Jackson, çocukları için bir kitabevinden kitap seçmişti.
Yaşamı
29 Ağustos 1958’de ABD’nin Indiana eyaletinde dokuz çocuğun yedincisi olarak doğan “kral,” ilk kez sahneye çıktığında 6 yaşındaydı. Daha sonra dört kardeşiyle birlikte kurdukları Jackson Five grubuyla çalışmalar yaptı. İlk solo albümünü 1972 yılında çıkaran Jackson’un 1982’de çıkardığı “Thriller” albümü dünya çapında en az 27 milyon sattı ve müzik çevrelerinde tam bir efsane oldu. Ertesi sene “Billie Jean” şarkısı eşliğinde kendisiyle özdeşleşen ünlü “moonwalk” dansını ilk kez icra etti. Kariyeri boyunca yaklaşık 750 milyon albüm satan ve 13 kez Grammy ödülü alan Jackson tüm zamanların en başarılı şov yıldızlarından biri olarak kabul ediliyordu.
Çocuk tacizi davaları
1993’te 13 yaşındaki bir erkek çocuğunu taciz ettiği iddiası üzerine polis Jackson’un Kaliforniya’daki Neverland adını verdiği çiftliğini basmıştı. Aynı yıl planladığı dünya turunu iptal eden popun kralı çektiği sıkıntılar yüzünden ağrı kesicilere müptela oldunu söylemişti. Daha sonra hakkında birçok taciz davası açılsa da bunların hiçbirinden hüküm giymedi ve en son 2005 yılındaki davadan beraat etti. O günden sonra bir süre Bahreyn, İrlanda ve Fransa’da yaşadıktan sonra yeniden ABD’deki evine dönmüştü.
Evlilikleri
1994’te Elvis Presley’nin tek çocuğu Lisa Marie ile evlenen Jackson iki yıl sonra boşandı. Aynı yıl Debbie Rowe ile evlendi ve 1999’da ayrılmadan iki çocukları oldu. Üç çocuğunun adları Prince Michael I, Paris Michael ve Prince Michael II.
ÖZEL LADY Diana! Halktan gelip-Prenses olarak Kraliyet Ailesine
Prenses Diana/Lady Diana - Biyografi:
Gerçek adı Diana Frances Spencer’dır. Prens Charles’la olan evliliğiyle kraliyet ailesinin gelini olmuş, eşiyle olan anlaşmazlıkları, yardımseverliği, güzelliği ve aşklarıyla dünya basınının gündeminden düşmemiştir. 1997’de sevgilisi Dodi Al-Fayed’le geçirdiği trafik kazasında hayatını trajik biçimde kaybetmiştir.
Edward John Spencer ve Frances Spencer’ın en küçük kızı olarak 1 Temmuz1961’de Sandringham, Norfolk, İngiltere’de dünyaya geldi. St. Mary Magdalene Kilisesi’nde, Percy Herbert tarafından vaftiz edilen Diana, İngiliz aristokrasisinin en güçlü ailelerinden birinin kızıydı. Spencer'lar, yüzyıllardır yöneten sınıfına yakınlıkları ve bağlılıklarıyla ünlüydü ve paha biçilemez sanat koleksiyonlarına ve görkemli kütüphanelere sahiplerdi. 18. yüzyıldan beri politika sahnesinde de varlık gösteren Spencer Hanedanı, majestelerine fevkalade sadıklardı. Diana’nın Elizabeth Sarah Lavinia Spencer, Cynthia Jane Spencer, John Spencer ve Charles Edward Maurice Spencer isimlerinde 4 kardeşi vardı.
Eşinden boşanan Frances Spencer, Diana’yı ve bir kardeşini daha yanına alarak Londra’daki Knightsbridge’de bir apartman dairesine taşındı. Aynı yılın noelinde babalarını görmeye giden Spencer kardeşleri Edward John Spencer annelerinin yanına göndermeme kararı aldı. Frances Spencer dava açsa da eski eşinin nüfuzu nedeniyle çocuklarını geri alamadı.
1975’te büyükbabaları 7th Earl Spencer, Albert Spencer’ın ölümünden sonra babaları, 8th Earl Spencer, yani yeni Lord olunca, Diana da Lady ünvanını kazandı ve Lady Diana Spencer oldu. 1976’da Edward John Spencer, romantik kitaplarıyla ün yapmış Barbara Cartland’ın tek kızı Raine, Countess of Dartmouth’la evlenince Diana için de İskoçya, Glasgow’a taşınan annesinin ve İngiltere’deki babasının evleri arasında gidip gelen parçalanmış bir yaşam başlamış oldu.
O dönem, West Heath Girls' School’a devam eden Diana, daha sonra Rougemont, İsviçre’de bulunan Institut Alpin Videmanette’e kaydoldu. O dönemde henüz 16 yaşında olan Diana, ileride eşi olacak kişiyi ilk kez ablası Lady Sarah’ın flörtü olarak tanıdı. Yüzmeyi çok seven ancak derslerinde başarılı olmayan Spencer, Londra’ya geri dönmeyi çok istiyordu ve ailesini bu konuda ikna etmeye çalışıyordu. Sonunda Diana’nın ısrarlarına dayanamayan aile kızlarının üç ev arkadaşıyla birlikte Londra’da bir dairede yaşamasına izin verdiler. Yemek yapmaktan nefret etmesine rağmen yemek kursuna ve Kensington’daki Madame Vacani's Dance Academy’ye giden Diana, daha sonra Young England Kindergarten Hemşirelik Okulu’nda iş buldu.
O dönem İngiltere’de genç Prens Charles’ın aşk hayatı basının gündemini en çok meşgul eden konulardan biriydi. Kraliyet ailesi, adı bir çok aristokratik kadınla anılan prensin evlenmesini istiyordu. Geleneklere göre Protestan olması ve Church of England’ın üyesi olması gereken gelinin soylu bir ailenin mensubu olması da tercih sebebiydi. Tüm bu özellikleri taşıyan Lady Diana ve Prens Charles’in evliliğine Spencer’lar ve Kraliyet Ailesi de sıcak bakıyordu. Çünkü bu evlilik İngiliz hanedanının gelecek planları ve milenyumun eşiğinde ciddi bir kimlik krizine düşen İngiliz halkının nostaljik düşleri için umuttu.
Sonunda 29 Temmuz1981’de tüm dünya televizyondan da naklen verilen St Paul's Cathedral’inde gerçekleştirilen evlilik töreni için ekranları karşısına geçti. Yaklaşık bir milyar kişinin izlediği törende, henüz 20 yaşındaki gencecik Diana’nın utangaç davrandığı gözlerden kaçmadı. Dünya liderlerinin de davetli olduğu törende Diana, Canterbury Başpiskoposu'nun onayıyla Galler Prensesi oldu, gelecekteyse Birleşik Krallık tahtının kraliçesi olacaktı. Diana’nın babası o gün BBC kameralarına şu şekilde konuşmuştu:
Yüzyıllardır Spencer Ailesi'nin monarşiye değerli yardımları olmuştur. Eminim bugünden itibaren geleneğimizi Diana yaşatacak, şüphe gerektirmeyen sadakatiyle Kraliyet Ailesi'ne eşsiz hizmetlerde bulunacaktır.
Evlilikleri, çiftin çöpçatanları arasında sayılan Diana'nın büyükannesi Lady Fermoy ve birçok kişi için hayal kırıklığı yaratmıştı. Çünkü Charles, evlilikten tek beklentisi sevilmek olan Diana’nın isteklerini karşılayamıyordu. Kraliyet ailesinin kesin ve katı kuralları içinde bunalan Prenses, babasının annesini sevmeyi başaramadığından dolayı mutsuz bir çocukluk geçirmişti ancak evliliğiyle de bu zinciri kıramadığını anlamıştı. Aralarındaki 12 yıllık yaş farkının sorun yaratması kaçınılmazdı. Zira Diana 20'sinde kıpır kıpır bir kızdı. 32'sindeki Charles ise olduğundan daha yapılı ve hiç olmadığı kadar olgun gösteriyordu. Doğa, avcılık, atlar, polo, sanat ve felsefe üzerine kurulu bir hayatı olan ve oldukça ciddi konularla ilgilenen Charles’ın tam zıttı olan Diana, spordan, dört ayaklı yaratıklardan, derinleşen konulardan, protokol kurallarından ve duygularını saklamaktan nefret eden bir şehir kızıydı. Charles da Diana da yakın arkadaşlarına evliliklerinin öldüğüyle ilgili açıklamalarda bulunuyor, prensin eski sevgilisi Camilla Parker Bowles’la, Diana’nın da James Hewitt’le birlikte olduğu yazılıp çiziliyordu. BBC’de yayınlanan Panorama isimli programda bu ilişkiyi onaylayan prensesin adı , James Gilbey ve Barry Mannakee’le de anılıyordu.
Bu evlilikten Prince William ve Prince Henry isimlerinde iki çocuk sahibi olan çiftin evliliği için kurtuluş görünmüyordu. Her gün yeni bir dedikodu ve skandalla çalkalanan kraliyet sarayı tüm bu magazin haberlerini kaldıracak yapıda değildi. 9 Aralık1992’de resmen boşanan çiftin ayrılıkları da evlilikleri kadar konuşulmuştu.
Prensesin Dodi Al-Fayed’le tanışması hayatındaki dönüm noktalarından biri olacaktı. Birlikteliklerini göz önünde yaşayan çift, 31 Ağustos1997’de bir paparazzinin fotoğraflarını çekmek istemesi sonucu gerçekleşen kazada hayatlarını kaybettiler. Ölüm haberi tüm dünyayı derinden sarsan prenses, 6 Eylül1997’de yapılan görkemli bir veda töreniyle defnedildi.
Prenses Diana, hayatının sonuna kadar çocuklara, evsiz insanlara ve Aids hastalarına yardım etmiş, gönüllü olarak birçok çalışmanın içinde yer almış, Mother Teresa’yla da dost olmuştur. Elton John, Candle In The Wind isimli şarkısını prensese adamıştır.
Cezaevi denetimine Adalet Bakanlığı'ndan bir müfettiş gelir.
Bir kaç gün denetim yaptıktan sonra müdüre:
'Nazım da buradaymış, çağır da görelim nasıl biridir?' der. Nazım'ı odaya getirirler. Müdür koltuğuna iyice kurulan müfettiş Nazım'ı tepeden tırnağa süzer ve: 'Demek Nazım Hikmet sensin' der.
Nazım'a oturması için yer göstermez. Kısa bir konuşma sonrası, 'gidebilirsiniz' der. Nazım tam kapıdan çıkarken durur ve müfettişe: 'Ömer Hayyam adını duydunuz mu?' diye sorar.
Müfettiş hemen atılır: 'Kim duymaz Hayyam'ı.' Nazım: 'Hayyam zamanında İran hükümdarı kimdi?' diye sorar. Müfettiş şaşırır. Nazım konuşmasını sürdürür: 'Görüyorsunuz sanatçıyı anımsadınız ama hükümdarı anımsayamadınız. Yıllar sonra beni dünya anımsayacak ama dönemin Adalet Bakanı'nı ve sizi kimse anımsamayacak' der ve çıkar. Müfettiş yaptığı yanlışı anlar, Nazım'ı geri çağırır ama Nazım koğuşunun yolunu tutmuştur.
Sahi, kimdi o dönemin Adalet Bakanı ?...
Nazım Hikmet - Biyografi
Nazım Hikmet, 1902 doğumlu şair ve yazar. Yirminci yüzyılın öncü sanat ve şiir akımları içinde dolaylı olarak yer alan ve daha ilk yapıtlarından itibaren, karışık tekniklerden yararlanarak Türk yazınının en önemli isimlerinden biri olan Nazım Hikmet, 3 Haziran 1963’te Moskova’da geçirdiği kalp krizi sonucu yaşamını yitirmiştir.
Nazım Hikmet Ran, 20 Kasım 1901’de Selanik’te doğdu; ancak aile çevresinde 40 gün için bir yaş büyük görünmesin diye bu tarih, kendisinin de sonradan benimseyeceği gibi, 15 Ocak 1902 olarak anıldı. Baba tarafından dedesi Nazım Paşa, Mevlevi tarikatından, valilik yapmış, özgürlükçü ve şairliği olan bir kişiydi. Babası Hikmet Bey ise Galatasaray Lisesi (eski adıyla Mekteb-i Sultani) mezunuydu ve dışişlerinde memurdu (Kalem-i Ecnebiye). Eğitimci Enver Paşa'nın kızı olan annesi Celile Hanım ise, Fransızca konuşan, piyano çalan, ressam denecek kadar iyi resim yapan bir kadındı.
Eğitiminde, dönemin ileri düşüncelerine sahip aile çevresinin büyük etkisi olan Nazım Hikmet, Fransızca öğretim yapan bir okulda bir yıl kadar okuduktan sonra, Göztepe’deki Taş Mektep’te (Numune Mektebi) ilkokulu bitirdi. Ortaokula Galatasaray Lisesi’nde başladıysa da, ailesinin parasal sıkıntıya düşmesi üzerine Nişantaşı Sultani’sine geçti ve 1917’de mezun oldu. Dedesi Nazım Paşa’nın etkisiyle şiirle ilgilenmeye başlayan ve Feryad-ı Vatan adlı ilk şiirini daha 11 yaşındayken yazan Nazım Hikmet, denizciler için yazdığı bir kahramanlık şiirinden (Bir Bahriyelinin Ağzından, 1914) etkilenen Bahriye Nazırı Cemal Paşa’nın yardımıyla Heybeliada Bahriye Mektebi'ne girdi. 1919’da bu okulu bitirdikten sonra Hamidiye kruvazörüne stajyer güverte subayı olarak atandı. Ancak aynı yılın kışında, son sınıftayken geçirdiği zatülcenp hastalığının tekrarlaması ve uzun süren iyileşme döneminin ardından deniz subayı olarak görev yapabilecek sağlık durumuna kavuşamaması üzerine, 17 Mayıs 1920’de, Sağlık Kurulu raporuyla, askerlikten çürüğe çıkarıldı.
1918’de ilk kez Hala Servilerde Ağlıyorlar Mı adlı şiirinin Yeni Mecmua’da yayınlanmasının da etkisiyle hececi şairler arasında genç bir ses olarak oldukça ünlenen Nazım Hikmet, Bir Dakika adlı şiiriyle, 1920’de Alemdar gazetesinin açtığı yarışmada birinci oldu. Bu başarısıyla Faruk Nafiz, Yusuf Ziya, Orhan Seyfi ve Yaşar Kemal gibi ustalar ondan sevgiyle söz etmeye başladı. 1920’nin son günlerinde yazdığı ve gençleri ülkenin kurtuluşu için savaşmaya çağırdığı Gençlik adlı şiiri, İstanbul’un işgal altında olduğu yıllarda Nazım Hikmet’in vatan sevgisini yansıtan direniş şiirlerindendi. İstanbul’un işgaline çok üzülen Nazım Hikmet, milli mücadeleye katılmak üzere Anadolu’ya geçti ve 1921’de Bolu Lisesi’nde kısa bir süre öğretmenlik yaptı. 1921 Martı’nda Ankara Hükümeti’nce, kendisine ve çocukluk arkadaşı şair Vala Nureddin’e, İstanbul gençliğini milli mücadeleye çağıran bir şiir yazma görevi verildi. Bu görevi başarıyla yerine getiren ikilinin şiirleri on bin kopya olarak basıldı ve dağıtıldı. Şiirin yankıları öyle büyüdü ki, Vala Nureddin ve Nazım Hikmet, İsmail Fazıl Paşa tarafından meclise çağırılarak, Mustafa Kemal Paşa’ya takdim edildi. Mustafa Kemal genç şairlere şunları söyledi:
“Bazı genç şairler modern olsun diye mevzusuz şiir yazmak yoluna sapıyorlar. Size tavsiye ederim, gayeli şiirler yazınız.” (Vala Nureddin’in Bu Dünyadan Nazım Geçti adlı kitabından)
İyi bir öğrenim görmek ve dünyada olup bitenleri anlamak isteyen iki genç şair 1921 yılında Batum’a, oradan da Moskova’ya giderek Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’ne (KUTV) yazıldılar. Nazım Hikmet, ekonomi ve toplumbilim dersleri aldığı üniversite yılları boyunca, içine girdiği yeni dünyanın düşünce ve duygu yükü altında, serbest ölçüyle şiirler yazmaya başladı. İtalya’da Marinetti’nin başlattığı Gelecekçilik (Fütürizm) akımının etkisinde, geçmişi yadsıyarak her şeyi gelecekte gören, devrimci bir bakışla yazdığı şiirleri 1923’te Yeni Hayat ve Aydınlık gibi dergilerde yayınlandı.
1924 Ekim’inde, üniversiteyi bitiren ve çıkışında olduğu gibi, yine gizlice sınırdan geçerek Türkiye'ye dönen Nazım Hikmet, Aydınlık dergisinde çalışmaya başladı. Şubat 1925’te Şeyh Sait İsyanı’nın başlaması üzerine, 4 Mart 1925’te çıkarılan Takrir-i Sükun Kanunu uyarınca birçok gazete ve dergi kapatıldı ve yazarları tutuklandı. Ankara İstiklal Mahkemesi’nin, 12 Ağustos 1925’te gizli örgüt üyesi olduğu gerekçesiyle kendisi adına çıkardığı 15 yıllık mahkumiyet kararını öğrendikten sonra, İzmir’den İstanbul’a gelerek gizlice yurt dışına çıktı. Sovyetler Birliği’ne giden Nazım Hikmet, 1926 Cumhuriyet Bayramı’nda çıkan af kapsamına girdiğini öğrenip, geri dönmek için pasaport istediyse de bir sonuç alamadı.
1928’de Bakü’de ilk şiir kitabı Güneşi İçenlerin Türküsü’nü yayımlatmasından birkaç ay sonra, arkadaşı Laz İsmail ile birlikte, sınırı sahte pasaportlarla ve izinsiz geçme suçundan yakalandı. Yargılanmadan önce iki ay Hopa cezaevinde bekletildi ve uzun süren yargılama sonucu, oy birliğiyle serbest bırakılmasına karar verildi.
1929 yılında serbest kaldıktan sonra, İstanbul’da Resimli Ay dergisinin yazı kadrosuna katılan Nazım Hikmet’in, aynı yıl içinde yayımlanan 835 Satır adlı kitabı büyük bir ilgiyle karşılandı. Bu kitabını, gene o yıl çıkan Jokond ile Si-Ya-U (Çinli devrimci arkadaşı Emi Siao) ve ertesi yıl çıkan Varan 2 ve 1+1=1 adlı kitapları izledi. Temmuz 1930’da, Salkımsöğüt ile Bahri Hazer şiirleri Nazım Hikmet’in kendi sesiyle Columbia firmasınca plağa alındı. Yirmi günde tükenen bu plağın kahveler, lokantalar gibi halka açık yerlerde çalınmaya başlandığı görülünce, polisin duruma el koyup bazı uyarılara girişmesi sonucu, firma plağın yeni basımlarını yapmaktan vazgeçti.
1931 yılında halkı suça teşvik ettiği iddiasıyla tekrar yargılanan ve oybirliğiyle aklanan Nazım Hikmet’in, 1932’de Benerci Kendini Niçin Öldürdü adlı şiir kitabı basıldı. 1931-1932 sezonunda Kafatası ve 1932-1933 sezonunda Bir Ölü Evi adlı oyunları İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda (eski adıyla Darülbedayi) sahneye kondu. Bütün bunların ardından, halkı rejim aleyhine kışkırtmaktan hakkında idam talebiyle açılan dava, 31 Ocak 1934’te 5 yıl hapis kararıyla son buldu. Her ne kadar temyiz bu kararı bozduysa da Bursa Mahkemesi 4 yıla indirerek hapis kararında direndi. Cumhuriyet’in onuncu yılında çıkarılmış olan bağışlama yasasıyla bu cezanın 3 yılı indirilince geriye bir yıl kaldı. Oysa Nazım Hikmet bir buçuk yıldır tutukluydu; sonuçta 6 ay alacaklı olarak cezaevinden çıkıp İstanbul'a döndü.
Nazım Hikmet yurt dışındayken, ilki Sovyetler Birliği’nde görevli bir Türk ailesinin kızı olan Nüzhet Hanım ile ardından da bir Rus kızı olan Dr. Lena ile olmak üzere iki evlilik geçirdi. İstanbul'a döndükten sonra ise 1930’da tanıştığı ve 1931’de evlenmeye karar verdiği Piraye Altınoğlu ile, sorgulamalar ve tutuklamalar yüzünden ancak 31 Ocak 1935’te evlenebildi. Piraye Hanım'ın önceki evliliğinden iki çocuğu vardı. Geçimlerini sağlamak için bir yandan Akşam gazetesinde fıkralar yazdı, bir yandan da İpek Film Stüdyosu’nda senaryo yazarlığı, dublaj yönetmenliği ve film yönetmenliği gibi işler yaptı.
1935’te Taranta Babu’ya Mektuplar ve 1936’da Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı adlı şiir kitapları yayınlanan Nazım Hikmet, bir dizi yargılamanın ardından 29 Aralık 1938’de, Askeri Yargıtay’dan gelen onayla 28 yıl 4 ay ağır hapse mahkum edildi. 1 Eylül 1938’de İstanbul Tevkifhanesi’ne, 1940 Şubat’ında Çankırı Cezaevi’ne, aynı yılın aralık ayında da Bursa Cezaevi’ne gönderilen ve bu üç cezaevinde toplam 12 yıl hapis yatan ünlü şair, yayımlama olanağı bulunmadığı halde sürekli şiirler yazdı. 14 Nisan 1950 seçimlerini kazanan Demokrat Parti’nin çıkardığı af yasasıyla serbest kalmadan önce, uzun süre açlık grevi yaptığından sağlık durumu oldukça kötüleşti. Bu süreçte onun için yurt içinde ve yurt dışında gösteriler, toplantılar düzenlendi, bildiriler dağıtıldı, imzalar toplandı. Nazım Hikmet adında iki sayfalık bir gazete çıkarıldı ve ilgililere sürekli mektuplar yazıldı.
Nazım Hikmet cezaevindeki son iki yılında, ziyaretine gelen dayısının kızı Münevver Berk’e aşık oldu ve serbest kalmasının ardından eşi Piraye’den ayrılarak Münevver Hanım’la yaşamaya başladı. Çiftin 26 Mart 1951’de Mehmet adını verdikleri bir oğulları oldu.
Serbest kaldıktan sonra polis tarafından sürekli izlenen, kitaplarını yayımlatma ve oyunlarını izleyici ile buluşturma olanağı bulamayan Nazım Hikmet, askerliğini yapmamış olduğu gerekçesiyle Kadıköy Askerlik Şubesi’ne çağrıldı. Ne güverte subaylığı yaptığı yıllarda hastalanarak çürüğe çıkarıldığını söylemesi, ne de Cerrahpaşa Hastanesi’nden aldığı, kalbinden ve ciğerlerinden rahatsız olduğunu gösteren raporlar, askerlik yapmasını engelleyen bir durumu olduğunu ispatlayamadı. Ölüm korkusu içinde olan Nazım Hikmet, akrabası Refik Erduran’la birlikte, deniz yoluyla önce Romanya’ya sonra da Moskova’ya geçti. Bunun üzerine 25 Temmuz 1951’de, Bakanlar Kurulu kararıyla Türk vatandaşlığından çıkarıldı.
Birçok uluslararası kongreye katılan, çeşitli ülkelere yolculuklar yapan, pek çok kitabı yayımlanan ve yapıtları çeşitli dillere çevrilen Nazım Hikmet büyük bir ün kazandı. Prag’da Uluslararası Barış Ödülü’ne layık görüldü ve 1952 yılının sonunda Sovyetler Birliği’nin desteklediği Dünya Barış Konseyi’nin yönetici kadrosunda görev aldı. Nazım Hikmet’in aynı yıllarda yazdığı nükleer silahlar ve savaş karşıtı şiirleri bestelenerek, Paul Robeson ve Pete Seeger gibi dünyaca ünlü şarkıcılarca söylendi.
“Ben hem kendimden bahseden şiirler yazmak istiyorum, hem bir tek insana, hem milyonlara seslenen şiirler. Hem bir tek elmadan, hem süpürülen topraktan, hem zindandan dönen insan ruhundan, hem kitlelerin daha güzel günler için savaşından, hem bir tek insanın sevda kederlerinden bahseden şiirler yazmak istiyorum, hem ölüm korkusundan, hem ölümden korkmamaktan bahseden şiirler yazmak istiyorum.”
İlk şiirlerini hece vezniyle yazmakla birlikte, içerik bakımından hececilerden oldukça uzak olan ve onların bireyci şiirlerinin tuzağına düşmeden, toplumsal içerikli şiirler yazan Nazım Hikmet, hece ölçüsünün kalıplarını kırdı ve Türkçe’nin zengin ses özelliklerine büyük uyum sağlayan serbest nazma geçti. Bu değişiklikte Mayakovski’nin ve Gelecekçilik’i savunan diğer genç Sovyet şairlerinin etkileri oldu.
Nazım Hikmet, 18 Kasım 1960’ta evlendiği genç eşi Vera Tulyakova ile birlikte yine bir geziden sonra Moskova’ya döndüğünde, Cenaze Merasimim adlı şiirini yazdıktan kısa bir süre sonra, 3 Haziran 1963 sabahı, bir kalp krizi sonucu evinde yaşamını yitirdi. Yazarlar Birliği’nin düzenlediği bir törenle Novodeviçiy Mezarlığı’na gömüldü.
“Ben bir insan, ben bir Türk şairi Nazım Hikmet ben tepeden tırnağa insan tepeden tırnağa kavga, hasret ve ümitten ibaret...”
1938’de şairin cezaevine girmesiyle Türkiye’de yasaklanan Nazım Hikmet şiirleri, ancak ölümünden iki yıl sonra, 1965’te yeniden ortaya çıkabildi. Yazdığı oyunlardan film, bale ve opera uyarlamaları yapıldı. Çeşitli konularda yazdığı çok sayıda makale ve eleştirileri de sonradan yayınlandı.
KRAL ELVIS PRESLEY ! Sıfırdan Zirveye yükselen-Müzik Dünyasının
"Onun ayakkabılarıyla yürümedin..."Elvis Presley
Elvis Presley - Biyografi :
Amerikalı söz yazarı, besteci, yorumcu ve aktör. Gerçek adı Elvis Aaron Presley’dir. Bugüne kadar plakları tüm dünyada en fazla satan sanatçı ünvanına sahip, Rock’n Roll’un kralı Elvis Presley, üç Grammy, üç platin plak, 35 altın plak ödülünün sahibi olmuş ve 33 filmde oynamıştır. Albümleri 1 milyarın üzerinde satmış olan müzisyen, kendine has stili, sahne performansları ve etkileyici sesiyle milyonları peşinden koşturmuş, müzik tarihinde çığır açmış ve kendinden sonraki müzikal oluşumlar için ekol haline gelmiştir. 50’li yıllardan günümüze etkisini ve popülerliğini hiç kaybetmemiş olan, müziği sayısız müzisyene ilham vermiş ender sanatçılardan biridir. "Heartbreak Hotel", "Hound Dog", "Love Me Tender", "All Shook Up", "Jailhouse Rock", "It's Now Or Never", "Can't Help Falling In Love", "A Little Less Conversation", "Always On My Mind", "My Way", "Are You Lonesome Tonight?" Elvis Presley’in ölümsüz şarkılarından en çok bilinenleridir ve tüm zamanların en çok yorumlanan şarkıları Elvis Presley’e aittir.
8 Ocak1935’te, kamyon şoförü babası Vernon Presley ve dikiş makinesi operatörü annesi Gladys Love Smith’in ikiz çocuklarından biri olarak, Tupelo, Mississippi’de, 2 odalı mütavazi bir evde dünyaya geldi. İkiz kardeşi Jessie Garon’un ölü olarak doğması nedeniyle, Presley çifti tüm ilgilerini Elvis’e yöneltti. Babası, az konuşan, somurtkan ve kendini sürekli hasta olarak gösterip sorumluluklardan kaçan bir yapıda olmasına rağmen Gladys Presley, konuşkan, hayat dolu ve cesurdu. Anne ve babasının farklı yönleri, Elvis’in mutlu bir çocukluk geçirmesine engel olmadı. Presley çifti Elvis’i sevgiyle büyüttü. Daha sonraları hayatıyla ilgili olarak hazırlanan bir belgeselde komşularından biri özellikle annesinin doğduğu günden beri Elvis’e taptığını söyleyecekti.
1938’te babası sahtekarlık yaptığı gerekçesiyle tutuklandı. Bu dönem Presley ailesi için sıkıntı verici oldu. Henüz üç yaşında olan Elvis, oturdukları evden akrabalarının yanına taşınmak zorunda kalan annesiyle birlikte doğu Tupelo’da yoksulluk sınırında yaşıyordu.
1941’de eğitim hayatına başlayan Elvis’in birkaç arkadaşı dışında iletişim içinde olduğu kimse yoktu. Dahil olduğu hiçbir grup ya da çete olmamasına karşın, öğretmenleri tarafından sevilen bir öğrenciydi.
1943 yılında hapisten çıkan babası Memphis’e yerleşip iş buldu. Vernon Presley haftasonları eşini ve oğlunu görmek için doğu Tupelo’ya gidiyordu. Ergenlik döneminde oldukça utangaç olan ve ilk kaçamağını 19 yaşında yapan Elvis, annesinin onu sürekli göz önünde tutmak istemesi nedeniyle içe kapalı bir profil çiziyordu. Sessizliği ve annesine düşkünlüğüyle okuldaki diğer arkadaşlarından ayrılıyordu ve bu özellikleri nedeniyle alay konusu oluyordu.
1946’da, annesi Gladys, doğumgünü için istediği bisikletin pahalı olması nedeniyle Elvis’e gitar almaya karar verdiğinde, oğlunun tüm zamanların en iyi müzisyenlerinden biri olacağının farkında değildi. İlk gitarını ve hayatının en anlamlı hediyesini annesinden alan Elvis, 1947 yılının noeline kadar gitara elini sürmedi. 1948’de annesiyle birlikte babasının yanına, Memphis’e taşınmadan önce, sınıf arkadaşlarına “Leaf on a Tree” şarkısıyla veda eden Elvis, gitarıyla ilk performansını gerçekleştirmiş oldu.
Memphis’te aileyi zor günler bekliyordu. Annesi ve babası daha iyi ekonomik koşullarda yaşamak için sürekli olarak iş değiştiriyorlardı. Şehrin fakir bölgelerinden birinde yaşayan Presleyler, sık sık Pentecostal Kilisesi’ne gidiyorlardı. 13 yaşındaki Elvis, Memphis’in geleneksel blues müziğinden ve kilisedeki gospel korosundan çok etkileniyordu. Gitar çalmaya devam ediyordu, saçları o dönemin modasına uygun olarak uzundu ve favorileri vardı.
Çevresine uyum göstermeyen Elvis, Memphis’teki, Humes High School’a kaydoldu. Okuldan kalan zamanlarda, Loew's State Theatre’ın kütüphanesinde çalışıyordu. Girdiği futbol takımından koçu tarafından çıkarılmasının nedeni olarak favorilerini kesmemesi gösterildi. Okuldaki yetenek yarışmasında gösterdiği performansla birinci olunca müzik yapmaya duyduğu inanç daha da arttı.
Boş zamanlarını kentteki Afrika kökenli Amerikalıların yaşadığı bölgelerde geçiren Elvis, özellikle Beale caddesini çok seviyordu. 1953’te tarih ve İngilizce eğitimi aldığı Humes High School’dan mezun olduktan sonra Parker Machinists Shop’ta çalışmaya başladı. Mesaisi bittikten sonraysa babasıyla birlikte Crown Electric Company için kamyon şoförlüğü yapıyordu. O dönemde daha sonraları imzası olacak saç stili “Pompadour”u kullanmaya başladı.
Aynı yılın 18 Temmuz’unda, 3 dolar ödeyerek Sun Studios plak şirketinde doldurduğu,“My Happiness" ve "That's When Your Heartaches Begin" gibi dönemin sevilen iki balladından oluşan çift taraflı demo kasetini gecikmiş bir yaşgünü hediyesi olarak annesine armağan etti.
4 Ocak1954’te, aynı stüdyoda kaydettiği, "I'll Never Stand in Your Way" ve "It Wouldn't Be the Same Without You"şarkılarını seslendirdiği demonun, stüdyonun bağlı olduğu plak şirketinin eline geçmesi, Elvis’in müzik kariyeri için önemli bir başlangıç oldu. Çünkü Howlin' Wolf, James Cotton, B.B. King, Little Milton ve Junior Parker gibi ünlü müzisyenlerle çalışan Sun Records’un sahibi Sam Phillips, o dönemde, ağırlıklı olarak zencilerin yaptığı black blues ve boogie-woogie tarzında söyleyebilecek beyaz bir şarkıcı arıyordu. Phillips asistanı Marion Keisker’la birlikte Elvis’in demosunu dinlediğinde, sesinin aradığı özelliklere uygun olduğunu düşündü ve 26 Haziran1954’te ikili Sun Records’ta buluştu.
5 Haziran1954’te, Arthur Crudup’ın sözlerini yazdığı blues tarzındaki çalışma "That's All Right” için Elvis mikrofon başındaydı. Kayıt Sam Phillips tarafından çok beğenildi ve 2 gün sonra Memphis’in en çok dinlenen radyo istasyonu WHBQ’da dönmeye başladı. Elvis’in ilk ciddi performansı, şarkının lokal bir hit haline gelmesiyle sonuçlandı. Rock'n roll tarihini başlatan bu şarkıyla Elvis Presley, zenci şarkısı söyleyen ilk beyaz olmuştu.
O dönemde Elvis, zenci müziği yaparak yüzyıllardır süren gospel geleneğini değiştirmesi neden gösterilerek ırkçı olarak nitelendirildi. Ancak Afrika kökenli Amerikalıların dergisi Jet, 1 Ağustos1957’de çıkan baskısında şunları yazacaktı: “ Elvis’e göre, ırkı ve teninin rengi ne olursa olsun herkes insandır.”
Kimi müzik çevrelerince Elvis’in yükselen bir yıldız olmaktan çok uzakta olduğu ve kamyon şoförlüğüne geri dönmesi gerektiği şeklinde söylenenler, şarkıcının şöhretinin başında aldığı eleştirilere bir yenisini daha eklemiş oldu. Gitarist Scotty Moore ise Elvis’in sadece gitarı elindeyken rahat olduğunu belirterek, az konuşan şarkıcının utangaçlığından dem vurdu. Hakkında söylenen onca şeye rağmen, Elvis müziğine tutkuyla bağlıydı ve 25 Eylül1954’de "I Don't Care if the Sun Don't Shine"ı da içeren ikinci single’ı "Good Rockin' Tonight"’ı çıkardı. Single listelerde hızla yükseldi ve Elvis’in ünü Memphis sınırlarını aşmaya başladı.
15 Ağustos1955’te ünlü counrty şarkıcısı Hank Snow’un da menajeri olan Tom Parker, Elvis’in menajerliğini üstlendi ve Presley’i finansal açıdan Sun Studios’tan daha güçlü olan RCA Victor Records’ın sanatçısı yaptı. Elvis’in RCA’da kaydettiği ilk single “Heartbreak Hotel”di ve çok kısa bir süre içinde bir milyondan fazla sattı.
Parker, Elvis’in gitar akorlarının lisanslarını aldı, imajıyla yakından ilgilendi ve basınla olan ilişkilerini arttırdı. 28 Ocak1956’da, dönemin en büyük TV kanalı CBS’te yayınlanan, Dorsey kardeşlerin sunduğu Stage Show'a çıkmasını sağladı. Böylece Elvis, ilk kez ulusal bir TV kanalında görünmüş oluyordu. Showda seslendirdiği 6 şarkıyla başarılı bir performans gösteren Elvis’in etkisi renkli camda da büyük oldu. Yılsonuna gelindiğinde Elvis’in plakları yok satmaya başladı, yıldız gittiği her yerde inanılmaz bir ilgi ile karşılanıyordu.
Milyonların sevgisini kazanan Presley’in beyazperdede de başarılı olacağına dair en ufak bir kuşku yoktu ve sanatçı sinema kariyerine 1956 tarihli Love Me Tender filmiyle başladı. Love Me Tender’ı, Jailhouse Rock (1957) ve King Creole (1958) takip etti.
Elvis Presley 24 Mart1958’te, tüm dünyayı şok eden bir kararla askere alındı . Amerikan Ordusu’na katıldı, ordudaki numarası 53310761’di. Anne ve babası da 6 ay süresince askerlik eğitimini aldığı Texas’a yerleştiler.
Haziran 1958’te gösterime giren ve başrollerini Carolyn Jones, Walter Matthau, Dean Jagger and Vic Morrow ‘la birlikte paylaştığı son filmi King Creole’daki rolü eleştirmenler tarafından en iyi performansı olarak değerlendirildi.
Aynı yılın ağustos ayında Gladys Presley, akut hepatit teşhisi konarak hastaneye kaldırıldı. Annesini Memphis’e aldıran Elvis, hastanede kaldığı süre boyunca Gladys’in refakatçisi oldu. Elvis’in hastaneden ayrılıp kısa bir süre için Graceland’deki evine dinlenmeye gitmesinden birkaç saat sonra, 14 Ağustos1958 sabahı, 46 yaşındaki Gladys Presley öldü. Annesinin ölümünün ardından derin bir bunalıma giren Elvis, 25 Ağustos’ta askerliğini tamamlamak üzere orduya geri döndü.
Bölüğüyle birlikte Almanya’ya gittikten sonra Avrupa’daki hayranlarıyla da buluşma şansı yakalayan Elvis, 8 Ağustos1959’da yirmidördüncü doğum günü için ABC televizyonunun özel olarak hazırladığı programa bölüğünden telefonla katıldı.
Kasım 1959’da, kaptan Joseph Beaulieu Texas’tan Almanya’daki Weisbaden Air Force’a transfer olmuştu. Eşi Ann Beaulieu’nun ilk evliliğini yaptığı, bir uçak kazasında ölen pilot James Wagner’den olan üvey kızı Priscilla Ann de onlarla birlikte Almanya’ya gelmişti. Priscilla, ortak bir arkadaşlarının sayesinde Elvis’in evinde verdiği partiye davet edildi. Elvis Presley ve Priscilla Ann tanışır tanışmaz birbirlerine aşık oldular.
3 Mart1960 tarihinde terhis olan Presley’in, Amerika’ya dönüşü çok görkemli oldu. Hayranları tarafından büyük ilgiyle karşılanan Elvis, menajeri Tom Parker’ın isteğiyle konserlerine ve TV showlarına ara verdi. 1961’de NBC kanalında Frank Sinetra’nın sunduğu “Eve Hoş geldin Elvis” programı ve Pearl Harbor’da verdiği konserden sonra sahnelerden çekilip, tüm ağırlığı sinemaya vermeye başladı. İlk olarak ‘G.I. Blues’ ile yeniden kamera karşısına geçen Elvis, 1962 tarihli ‘Girls Girls Girls’ ve ‘Kid Galahad’ filmleriyle beyazperdedeki başarılarına yenilerini ekledi.
1963 yılında 28 yaşına giren Elvis’in adı, yılın en çok kazanan erkek sinema yıldızları arasında üst sıralardaydı. 1964 yılında “Roustabout’ ve ‘Kissin Cousins’ filmlerinde başrolde oynayan Presley, 1965’te tüm dünyada büyük üne kavuşmuş ‘Beatles’ grubuyla buluştu. İki efsanenin bir araya gelmesinin yankıları da büyük oldu.
1966’da müzik çalışmalarına ağırlık vermek isteyen sanatçı, aynı yılın mayıs ayında gospel şarkılarından oluşan bir albüm kaydetti.
1967’de uzun bir müzikal aradan sonra hayranlarıyla buluşan yeni albümü ‘How Great Thou Art’ , Elvis’e Grammy ödülü kazandırdı. 1959’dan beri büyük aşk yaşadığı Priscilla Ann ile 1 Mayıs1967’de dünya evine girdikten bir yıl sonra, 1 Şubat1968’de, çiftin kızları Lisa Marie Presley doğdu.
8 yıl sonra TV’de ilk kez görüneceği bir programa katıldı. NBC için hazırlanan show, sonraki yıllarda ‘Geri Dönüş’ olarak nitelendirilecek ve kariyerine yeni bir yön verecekti.
O tarihten itibaren Elvis ilk ve en büyük tutkusu müziğe ciddi anlamda geri döndü. 1969 yılında, 14 yıldır uzak kaldığı kenti Memphis’te iki başarılı albüm kaydeden Presley, aynı yılın mart ayında son filmi ‘Change Of Habit’i çekti. 31 Temmuz1969’da Las Vegas International Hotel’de 8 yıl süren uzun aradan sonra verdiği büyük konserle hayranlarıyla buluştu.
1970 yılında hayatının anlatıldığı ilk dokümanter film olma özelliği taşıyan ‘That’s The Way It Is’ çekildi. Aynı yılın eylül ayında ise 13 yıllık ara sonrası çıktığı ilk turnesiyle tüm dünyadan milyonlarca hayranını sevindirdi.
1971’de Amerika’nın en başarılı sanatçılarının ödüllendirildiği ‘Bing Crosby’ ödülüne layık görüldü.
1972’de yayınladığı ve yine gospel şarkılardan oluşan “He Touched Me’ albümü Elvis’e ikinci Grammy’sini kazandırdı.
1971 yılının sonunda karısı Priscilla’nın evi terketmesi üzerine Elvis, büyük bir şok yaşadı.
1972’de Linda Thompson ile tanıştıktan bir yıl sonra, 9 Ekim1973 tarihinde eşi Priscilla’dan boşandı.
Konser performanslarından görüntülerin yer aldığı ‘Elvis On Tour’ isimli dokümanter nitelikli filmi, 1973’te Altın Küre ödülünü kazandı. Aynı yıl, sanat yaşamı boyunca ilk kez konser vereceği New York’ta Amerikalı hayranlarıyla buluşan Elvis, Madison Square Garden’da 3 gün süren konserler boyunca 80 bin kişiden oluşan büyük bir dinleyici kitlesine seslendi.
14 Ocak tarihinde gerçekleştirdiği ‘Aloha From Hawaii’ şovu uydu aracılığı toplam 40 ülkede canlı olarak gösterildi. 20 Mart1974’de, Memphis’te verdiği konserde söylediği ‘How Great Thou Art’ şarkısıyla üçüncü kez Grammy ödülünü kazanmış oldu.
8 Ocak1975’te 40 yaşına giren Elvis’in sağlık sorunları başladı ve kısa aralıklarla iki kez yattığı hastaneden taburcu olduktan sonra, mart ayında ‘Today’ albümü için stüdyoya girdi. 31 Aralık1975’te, Pontiac Michigan’da verdiği yeni yıl konseri ise 62.000 hayranı tarafından izlendi.
Konser ve turneler açısından oldukça yoğun bir yıl olan 1976 Şubatında yeni albümünün kayıtlarını gerçekleştiren Elvis, artan sağlık problemlerine rağmen çok sayıda turneye çıktı. Mayıs ayında Lake Tahoe’deki son show programı kapalı gişe olarak gerçekleşti. Ekimde ise Graceland’da son kayıtları için stüdyoya girdi. Ginger Alden ile birlikte olmaya başlayan Elvis, Las Vegas’ta son konserlerini verdikten sonra 31 Aralık’ta bu kez Pittsburg’da hayranlarının karşısına çıktı.
1977 şubatında turne programına başlamasına rağmen o dönemde yapılması planlanan yeni albüm çalışmasını gerçekleştiremedi. Mart, nisan ve mayıs ayları boyunca birbiri ardına konserler verdi. Plak şirketi RCA, 1976 yılı kayıtlarının yanı sıra konser şarkılarını da içeren albümü ‘Moody Blue’'yu yayınlandı. CBS Televizyonu Elvis’in haziranda çıktığı turnesinden görüntülerin yer aldığı show programını izleyiciyle buluşturdu.
31 Temmuz1969’dan 26 Haziran1977’de Indianapolis’te verdiği son konsere kadar toplam 1126 konser veren Elvis, yeni turnesine çıkmaya hazırlanırken, 16 Ağustos1977’de Graceland’deki evinin banyosunda kız arkadaşı Ginger Alden tarafından baygın halde bulundu. Turne menajeri Joe Esposito tarafından Baptist Memorial Hastanesi’ne kaldırılan Elvis tüm çabalara rağmen kurtarılamadı. Yaşama gözlerini yumduğunda 42 yaşında olan Elvis’in ölümü tüm dünyada büyük üzüntü yarattı. Elvis, Forest Hill Mezarlığı’nda yatan annesinin yanına defnedildikten sonra, 2 Ekim1977 tarihinde mezarı, annesinin naaşı ile birlikte Graceland’a nakledildi.
5 Temmuz1954 günü Sun Stüdyolarının Memphis'teki binasına ilk adımını atmış ve dünyayı sonsuza kadar değiştirmiştir. Ölümünün üzerinden 30 yıl geçmesine rağmen, tüm dünya Elvis'in olağanüstü yeteneği ve devam eden popülaritesi üzerine konuşmaktadır. John Lennon kendisi hakkında "Elvis Presley'den önce hiçbir şey yoktu" demiştir. Hakkında en çok kitap yazılan sanatçılardan birisidir. Robert Gordonun yazdığı ‘The King On The Road’ ve eski eşi Priscilla Presley’in yazdığı “Elvis and Me” en çok bilinenleridir.
“Çocukken gerçek anlamda hayaller kuruyordum. Çizgi roman okur, kendimi çizgi kahraman hayal ederdim. Film seyreder, filmdeki kahramanla kendimi özdeşleştirirdim. Aslında tüm kurduğum hayaller bir gün gerçek oldu. Hatta defalarca. Çocukluğumda öğrendiğim bir cümle var: Şarkısız bir gün yaşanmış değildir. Yaşamınızda müzik yoksa arkadaşınız da yoktur. Şarkısız yolculuk bitmez. Ben de hep şarkı söylüyorum. Kendim için, sizler için…”
İnsanların, eşit fırsatları paylaşarak uyum içinde yaşayacakları demokrat ve özgür toplum hayalini kurdum hep...
Bu, gerçekleşmesini istediğim bir idealdir.
Ve Tanrı, öyle uygun görürse, UĞRUNDA ÖLMEYE HAZIR OLDUĞUM BİR AMAÇTIR..."
NELSON MANDELA, Rivonia Mahkemesindeki sözleri. (Ekim 1963)
Biyografi: Nelson Rolihlahla Mandela, 1918 doğumlu Güney Afrika Cumhuriyeti Eski Başkanı (Mayıs 1994–Haziran 1999). Güney Afrika’nın demokratik bir seçimle göreve gelen ilk devlet başkanı olan Nobel Barış Ödülü sahibi Mandela, modern politikacılar içinde en takdir edilenlerden biri.
Nelson Mandela, Transkei’de Umtata yakınlarındaki Mvezo köyünde, Xhosa dilini konuşan Thembu kabilesinde 18 Temmuz 1918’de dünyaya geldi. Babası Gadla Henry Mandela Thembu kabilesinin şefiydi ve toplamda dört karısından, dokuzu kız dördü erkek olmak üzere on üç çocuğu vardı. Mandela’nın annesi, Gadla’nın üçüncü karısı Nosekeni Fanny’di.
Rolihlahla Mandela 7 yaşındayken okula başladığında, o zamana kadar ailesinin herhangi bir okula giren ilk üyesi oldu. Öğretmeni İngiliz Amiral Horatio Nelson’dan, “Nelson” adını aldı. 9 yaşındayken babası tüberkülozdan öldü. 16 yaşında, Clarkebury Boarding Institute’a giren Nelson Mandela, Batı kültürü alanında, normalde 3 yıllık olan programı, 2 yılda bitirdi. 1937 yılında, 19 yaşındayken Healdtown’a yerleşerek Fort Beaufort College’ta eğitimine devam etti. Bu okulda koşma ve boksla ilgilenen genç Mandela daha sonra uzun yıllar meslektaşı ve dostu olacak Oliver Tambu ile tanışacağı ve işletme yönetimi (BA - Business Administration) eğitimine başlayacağı Fort Hare Üniversitesi’ne girdi. Ancak burada okurken siyasi olaylara karıştı. Öğrenci Temsil Konseyi ve polis arasındaki olaylara karıştığı ve organize ettiği gerekçesiyle okuldan uzaklaştırıldı.
Okuldan uzaklaştırılmasının ardından Transkei'den ayrılarak, Transvaal'a giden Nelson Mandela, burada bir süre madenlerde polis memurluğu görevinde bulundu. Bu sırada yarıda bıraktığı üniversite tahsiline mektupla öğretim yoluyla devam etti. 1942'de Witwaterstrand Üniversitesi’nin hukuk bölümünü bitirerek avukatlık yapmaya başladı. Ülkenin ilk siyah avukatı ünvanını aldı. 1944’de ırk ayrımına karşı yerli halkın kurduğu Afrika Ulusal Kongresi’ne (ANC - African National Congress) katıldı. 1948 yılında kongrenin Gençlik Birliği’ne sekreter ve 1950’de başkan seçildi. Böylece siyahların kurtuluş hareketinin önderlerinden birisi durumuna geldi. 1952 yılında Afrika Ulusal Kongresi Transvaal Başkanı olan Mandela, aynı yıl içinde kongrenin ulusal başkan vekili ve 1991 senesinde de kongrenin başkanı oldu. Bu arada ırkçılığa karşı silahlı mücadeleyi üstlenen ve kongrenin askeri kanadı özelliğindeki Umkonto ve Sizwe'yi (Ulusal Mızrak) kurarak onun da başkanı oldu (1961).
Ocak 1962'de kendisine destek aramak için yurt dışına çıktı ve İngiltere ile Afrika ülkelerini dolaştı. Afrika ülkeleri ve sosyalist ülkelerden silah ve para yardımı temin etti. Ülkeye dönüşünde arkadaşlarıyla birlikte, izinsiz yurtdışına çıkmak, halkı kışkırtmak, sabotajlar ve suikastlar düzenlemek iddialarıyla yargılandı. Halkın, tamamının temsil edilmediği, sadece beyazların temsil edildiği bir parlamentonun çıkardığı kanunlara uymak zorunda olmadığını savunan Mandela, 1962’de Beyaz Yönetim tarafından önce 5 yıl, 14 Haziran 1964’de de Güney Afrika Hükümeti'ni devirmek için gizli plan yaptığı gerekçesiyle ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Bu davranışıyla ırk ayrımına karşı mücadele eden Afrikalı siyahların simge ve sembolü oldu.
“Dünyanın en ünlü mahkumu” olarak anılan ve Güney Afrika, Robben Island’da 27 yıl hapiste kaldıktan sonra 1980'li yıllarda, ırkçılığa karşı mücadelenin bütün dünyada yoğunlaşması üzerine adı duyulan Nelson Mandela, 2 Şubat 1990'da Güney Afrika Cumhuriyeti Devlet Başkanı Frederik W. De Klerk’in, Afrika Ulusal Kongresi'ne konan 30 yıllık siyaset yasağını kaldırması ve af ilan etmesiyle 11 Şubat 1990'da Cape Town'daki cezaevinden çıkarak, 27 yıl sonra özgürlüğüne kavuştu. Serbest bırakıldığı zaman 71 yaşındaydı. Serbest bırakılmasına, Güney Afrika siyahlarının yanısıra birçok beyaz da sevindi.
Nelson Mandela'nın başında bulunduğu Afrika Ulusal Kongresi'nin ırk ayrımına karşı uzun yıllar süren mücadelesi, 18 Mart 1992'de sonucunu verdi; siyahlara eşit vatandaşlık hakkı tanıyan ve Devlet Başkanı De Klerk tarafından planlanan anayasa değişikliği halkoylamasıyla kabul edildi.
“Mücadele benim hayatımdır. Hayatımın sonuna kadar siyahların bağımsızlığı için mücadele edeceğim.” diyen Nelson Mandela, hapisten çıkınca demokratik bir Güney Afrika kurulması için çalıştı. Mandela, 40 yıl içinde 100’den fazla ödül aldı. Güney Afrikalılar “Özgürlük Savaşçısı” olarak kabul ettikleri Devlet Başkanı Mandela olmasaydı demokratik bir Güney Afrika’nın gerçekleşemeyeceğine inanırlar.
10 Mayıs 1994'de Güney Afrika'nın ilk siyah Devlet Başkanı olan Mandela'ya, 1962’de Lenin Barış Ödülü, 1979'da Nehrü Ödülü, 1981'de Bruno Kreisky İnsan Hakları Ödülü, 1983'de UNESCO'nun Simon Bolivar Ödülü verildi. 15 Ekim 1993'te ise Frederik W. De Klerk ile beraber Nobel Barış Ödülü'nü aldı.
Ancak Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti tarafından kendisine verilmesi kararlaştırılan 1992 yılı Atatürk Barış Ödülü'nü almayı kabul etmedi.
Haziran 1999’da emekli olduktan sonra da insan haklarının ve sosyal hakların savunucusu olmaya devam eden Nelson Mandela üç kez evlendi. İlk eşi Transkei bölgesinden Evelyn Ntoko Mase ile 1944 yılında evlendi ve 13 yıl evli kalan çiftin üç çocukları olmuşdu. İkinci eşi Mart 1996’da ayrıldığı Winnie Madikizela-Mandela’ydı. Şu anki eşi ise 80. doğum gününde evlendiği Graça Machel.
Nelson Mandela, Güney Afrika’da, kabilesindeki büyüklerinin kendisine taktığı Madiba lakabıyla ya da birçok Güney Afrikalı’nın kullandığı gibi Mkhulu (Büyükbaba) olarak anılır. Kaynak:http://www.biyografi.info/kisi/nelson-mandela
Saylan`ın ölümünün ardından ÇYDD Genel Merkezi yazılı bir açıklama yaptı ve Saylan`ın saat 04.30 sıralarında vefat ettiği bildirildi.
Kızıl, ölümünden önce iki oğlu ile bazı ÇYDD yöneticileri ve öğrencilerinin Saylan`ın yanında bulunduğunu belirtti. Açıklamada, `ÇYDD Genel Başkanı Prof. Dr. Türkan Saylan, bugün saat 04.30`da vefat etmiştir. Çok sevdiği ülkesinin çocuklarında, gençlerinde ve yol arkadaşlarının yüreğinde hayallare, düşünceleri, ilke ve değerleri ile yaşamaya devam edecektir. Ülkemizin başı sağolsun` ifadeleri kullanıldı. Saylan`ın vefat haberi üzerine haberciler tedavi gördüğü onkoloji servisine akın ettiler. Hastanede sessizlik hakim.
Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği(ÇYDD) 2. Başkanı Prof. Dr. Ayşe Yüksel, ÇYDD Genel Başkanı Prof. Dr. Türkan Saylan`ın yarın Teşvikiye Camisi`nde ikindi namazının ardından kılınacak cenaze namazının ardından Zincirlikuyu Mezarlığı`nda toprağa verileceğini bildirdi
Derneğin Şişhane`deki merkezinde basın mensuplarının sorularını yanıtlayan Prof. Dr. Yüksel, Prof. Dr. Saylan`ın cenazesinin toprağa verilmesiyle ilgili tarih değişikliğini, Saylan`ın çocuklarıyla birlikte aldıkları karar üzerine yaptıklarını söyledi.
Saylan`ın yarın Teşvikiye Camisi`nde ikindi vakti düzenlenecek törenin ardından Zincirlikuyu Mezarlığında toprağa verileceğini belirten Yüksel, ``Bugünün 19 Mayısa denk gelmesi hepimiz için çok anlamlı. 19 Mayıs, Atatürk`ün Kurtuluş Savaşını başlatmak için Samsun`a çıktığı tarih. Ben bunu Türkan hocamızın bu anlamlı günde belki Ata`sına kavuşması gibi algıladım`` dedi.
Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) Genel Başkanı Türkan Saylan`ın sabah saatlerinde hayatını kaybettiği İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi onkoloji Hastanesi önünde, doktorları basın açıklaması yaptı. Saylan`ın 19 senedir meme kanseri tedavisi gördüğünü belirten doktorları, bilincinin son 24 saatte kadar açık olduğunu belirtti. Doktorları Seylan`ın ölüm sebebini ise vücuttaki organların genel yetersizliği olarak açıkladı.
ÇYDD Başkanı Türkan Saylan`ın tedavi gördüğü İstanbul Tıp Fakültesi önünde hayatını kaybetmesi üzerine doktorları hastane önünde basın açıklaması yaptı. Basın açıklamasını okuyan Uzman Dr. Yavuz Dizdar, Saylan`ın 19 senedir onkoloji Hastanesi`nde meme kanseri tedavisi gördüğünü belirtti. Sürecin 7 yılının ilerlemiş hastalık tablosu şeklinde seyrettiğini belirten Dizdar, `Tedavi konusunda tıbbın sunduğu bütün olanaklar kullanılmıştır. Buna karşılık son 2 haftalık süreçte vücut fonksiyonlarının tedrici olarak bozulması üzere onkolojik tedavi sonlandırılmış, destek tedavisi ise sürdürülmüştür. Sayın Saylan bütün girişimlere rağmen bu sabah 04.45`de hayata gözlerini yummuştur. ` diye konuştu.
Açıklamanın ardından basın mensuplarının sorularını cevaplayan Saylan`ın doktorlarından Pınar Saip, Saylan`ın bilincinin son 24 saate kadar açık olduğunu aktardı. Saylan`ın son 24 saate kadar suyunu içip dondurmasını yediğini belirten Saip, basın mensuplarının soruları üzerine Saylan`ın, `Ben bütün randevuları tamamladım. Bana düşen bütün görevleri yerine getirdim ölüme hazırım. ` mesajını verdiğini belirtti. Saip, Saylan`ın vücuttaki organların genel yetersizliği sonucu hayatını kaybettiğini sözlerine ekledi.
ÇYDD GENEL MERKEZİ
Türkan Saylan`ın, çok sevdiği ülkesinin çocuklarında, gençlerinde ve yol arkadaşlarının yüreğinde, hayalleri, düşünceleri, ilke ve değerleriyle yaşamaya devam edeceği bildirildi.
Saylan`ın ölümü nedeniyle Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Genel Merkezi(ÇYDD) ve tüm şubeler adına, ÇYDD`nin internet sayfasında taziye mesajı yayımlandı. ÇYDD Genel Başkanı Türkan Saylan`ın bugün saat 04.30`da vefat ettiği bildirilen mesajda, Saylan için ``Çok sevdiği ülkesinin çocuklarında, gençlerinde ve yol arkadaşlarının yüreğinde, hayalleri, düşünceleri, ilke ve değerleriyle yaşamaya devam edecektir. Ülkemizin başı sağ olsun`` ifadelerine yer verildi.
Tedavi gördüğü İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi`nde sabaha karşı yaşamını yitiren Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) Genel Başkanı Prof. Dr. Türkan Saylan için Şişhane`deki dernek merkezi önünde taziye defteri açıldı.
Saylan`ın büyük boy bir resmi, Türk Bayrağı ve ÇYDD flamalarının asıldığı dernek merkezinin bahçesinde açılan taziye defterinin arkasına, Saylan`ın ``Ergenekon`` soruşturması kapsamında evi arandığı zaman camdan kendisini destekleyenlere el sallarken çekilen fotoğrafının yağlı boya tablosu konuldu. Dernek merkezinin bahçesinde gazeteciler ve taziyeye gelecek ziyaretçiler için masa ve sandalye yerleştirilirken, konuklar için çay ve simit ikramı da yapılıyor.
TÜRKAN SAYLAN KİMDİR?
Türkan Saylan 13 Aralık 1935`te İstanbul`da doğdu. 1944-1946 yıllarında Kandilli İlkokulu ve 1946-1953 yıllarında Kandilli Kız Lisesi`nde okuyan Saylan, 1963`te İstanbul Tıp Fakültesini bitirdi. Saylan, 1964-1968 yılları arasında Sosyal Sigortalar Nişantaşı Hastanesi`nden Deri ve Zührevi Hastalıklar Uzmanlığını aldı.
1968 yılında İÜ İstanbul Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı`nda Başasistanlığa başlayan Saylan, 1971`de İngiliz Kültür Heyeti`nin bursuyla İngiltere`de ileri eğitim gördü. 1974`te Fransa, 1976`da yine İngiltere`de kısa süreli çalışmalar yapan Saylan, 1972`de doçent, 1977`de profesör unvanını aldı.
Prof. Dr. Saylan, 1976 yılında Lepra(Cüzzam) çalışmalarına başlayarak Cüzzamla Savaş Derneğini kurdu. 1986`da kendisine Hindistan`da ``Uluslararası Gandhi Ödülü`` verilen Saylan, 2006 yılına kadar Dünya Sağlık Örgütü`nün Lepra konusunda danışmanlığını da üstlenen Saylan, Uluslararası Lepra Birliği`nin (ILU) kurucu üye, ayrıca Avrupa Dermato Veneroloji Akademisi`nin ve Uluslararası Lepra Derneği`nin de üyeliğini yaptı.
Saylan, Dermatopatoloji Laboratuvarının, Behçet Hastalığı ve Cinsel İlişkiyle Bulaşan Hastalıklar Polikliniklerinin kurulmasına öncülük etti, Saylan ayrıca Ulusal Lepra Kontrol Programını koordinatörü olarak proje, planlama ve uygulamalarını gerçekleştirdi.
1989`da, bir grup Atatürkçü aydın tarafından devrim yasalarını ve laik düzeni koruyup geliştirmek amacıyla oluşturulan Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği`nin (ÇYDD) kurucularından ve genel başkanlığını yürüten Saylan, 1990`da oluşturulan ``Öğretim Üyeleri Derneği``nin kurucusu ve II. Başkanlığını yaptı.
13 Aralık 2002`de emekli olarak resmi görevlerini devreden Saylan, gönüllü kuruluş olarak, ÇYDD`nin Genel Başkanlığını, KANKEV Vakfı ile Cüzzamla Savaş Derneği Başkanlığını, sürdürüyordu.
Saylan, 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından 31 Mart 2000 tarihinde Sosyal Hizmetler Danışma Kurulu üyeliğine seçildi ve halen bu görevi sürdürüyordu.
2005 yılı başı olarak, toplam 440 yayını bulunan Prof. Dr. Saylan`ın bu yayınlarından 50`si yabancı dergilerde yayımlanmış tıbbi çalışmaları, 204`ü tıbbi, sosyal ve siyasal içerikli gazete makaleleri, 186`sı ise Türkçe tıbbi dergilerde ve kongre kitaplarında yayımlanmış araştırma, derleme ve olgu bildirimlerinden oluşuyor.
Saylan`ın, 5 kez baskı yapan ``1. Basamak Sağlık Hizmetlerinde Deri ve Zührevi Hastalıklar El Kitabı`` adlı ders kitabı, çocukluk yaşamını anlatan ``At Kız``, makalelerini içeren ``Cumhuriyetin Bireyi Olmak`` eserleri ile Radyo Cumhuriyet`teki programlarının dökümü olan ``Radyo Cumhuriyet`te Çağdaş İnsan Söyleşileri``, Mehmet Zaman Saçlıoğlu`yla söyleşilerini içeren ve 7 baskı yapan ``Güneş Umuttan Şimdi Doğar`` ile Zehra İpşiroğlu`nun sorguladığı Yapıcılığın Gücü ve son olarak da Şefik Görkeyle yapılmış ``Hekim Olmak`` adlı eserleri bulunmaktadır.
Saylan`ın biri grafiker, diğeri hekim olmak üzere iki oğlu ve iki torunu bulunuyor.
ALDIĞI ÖDÜLLER
Prof. Dr. Türkan Saylan`ın çeşitli kuruluşlar tarafından aldığı ödülleri ise şunlar:
Eğitim alanındaki hizmet ve başarıları dolayısıyla Prof. Dr. Türkan Saylan`a ``Vehbi Koç Ödülü`` de verildi. Saylan`a ödülü 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Mustafa Koç ve Vehbi Koç Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Semahat Arsel tarafından sunuldu.
ÇYDD Genel Başkanı Prof. Dr. Türkan Saylan, Boğaziçi Üniversitesi(BÜ) tarafından, cüzzam ve eğitim alanındaki çalışmaları nedeniyle ``Fahri Doktora`` unvanına da layık görülmüştü.
İşte Saylan`ın son isteği...
Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Türkan Saylan`ın bilinci cuma günü kapanmaya başladı. Ailesi ve dernek yöneticileriyle son kez Cuma günü bir araya gelen Saylan, onlardan `vasiyet` niteliğinde bir dizi istekte bulundu.
Saylan, kız öğrenci sayısının 36 binden 100 bine çıkarılmasını, Türkiye`deki her köye bir okul yapılmasını ve her kasabada kız öğrenci yurdu yapılmasını istedi.