KİŞİSEL SİTEM - "Birbirimize Hayat Yolculuğunda Yardım Etmek İçin Buradayız" ....

Tanım

Sizlerle ÖZGÜRCE bilgilerimi, duygularımı, düşüncelerimi, bazen iç dünyamı, her konuda herşeyi paylaşmak istedim.... Sizlerle gülmek de :) Dilerim Profesyonel ortamlarda yazılarımı yazdığım günler geldiğinde, bu yeni ortamlarda yine karşılaşırız ve sizlerde tekrar olumlu etkiler yaratabilirim... NEŞELİ günler... Sevgimle...


Bağlantılarım

* Ana Sayfa
* Profilim
* Arşiv
* Arkadaşlarım
* **DÜNYANIN GELMİŞ - GEÇMİŞ EN BÜYÜK DÜNYA LİDERİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK - SENİ HER GÜN SAYGIYLA ANIYORUZ ve ÇOK ÖZLÜYORUZ - Muhteşem ve Zengin bir ATATÜRK Sitesi - Profesyönel Hazırlanmış ATATÜRK Takviminden çok yararlanacaksınız
* **(1901 - 1980 yılları arasında Dünyamızı Ziyaret Etmiş) BÜYÜK Psikiyatrist Dr. ve Psikolog, Hipnoz Duayeni Milton ERICKSON'ın Hayatından Kesitler / Kendisi Psikiyatri ve Terapi Bilimine Yön vermiş Psikiyatristlerin Duayenidir / MUCİZE BİR İNSANDIR !
* **Benim Muhteşem Rol Modelim - Motivasyon kaynaklarımdan OPRAH'ım! Zengin bir site ve değerli OPRAH WINFREY'i tanıyabileceğiniz bir ortam!
* **ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ
* **Teşekkürler TUNCAY ÖZKAN ! Hakettiği saygınlığa ve onura kavuşmuş; İnsanların maddi-manevi güç ve barış içinde yaşadığı; demokrasinin ve Cumhuriyetin fiilen yaşatıldığı PIRIL PIRIL - AYDINLIK - MODERN bir TÜRKİYE isteyen KAÇ KİŞİYİZ BİZ ???
* **TSK GENEL KURMAY BAŞKANLIĞI
* **TEMA Vakfı - Sayın Hayrettin KARACA !!!
* **OSHO - (1931-1990) yılları arasında dünyamızı ziyaret etmiş DEĞERLİ BİLGE Prof. OSHO / Bir deyişle lakabı ZORBA BUDA - Ondan Öğrenecek Çok Şey var - Siteden Yararlanacaksınız
* **Anthony ROBBINS - Muhteşem Başarılı bir MOTİVATÖR/YAŞAM KOÇU - Sıfırlardan ZİRVEYE Ulaşmış bir İLETİŞİMCİ - YAŞAM USTASI - Bende çok özel bir Yeri Vardır ! - (Özellikle "İçindeki Devi Uyandır" Kitabını Mutlaka Okuamak Gerek ! Gerçek bir Baş Ucu Kitabı)
* **Büyük bir Bireysel Gelişim Ustası ve Önemli Bestseller Kitapların Yazarı, değerli bir düşünür ve konuşmacı Stephen R. COVEY (Ulviliğin, Etikliğin, Erdemin SEMBOLÜ bir BİLGE)
* **M. Scott Peck çok önemli Bireysel Gelişim/Spiritualizm Alanında Bestseller Kitaplarının Yazarı (Özellikle "Az Seçilen Yol"u Mutlaka Okumak Gerek !)
* **Dr. Wayne W. Dyer - Türkiye'de herkes onun şu 2 kitabını mutlaka okumalı bence: "Hatalı Alanlarınız", "İpler Kimin Elinde(Kurban Olmamak/Kendin Olmak)" - Çünkü bu 2 kitaptaki yaklaşımlara genelde Türk insanımızın çok İhtiyacı Var
* **Robin SHARMA - İlk 'Ferrarisini Satan Bilge' Kitabıyla adını duyurmuş, genç yaşta BİLGELİK noktasına varmış bir YAŞAM KOÇU (Ultra yüksek standartlarda bir yaşamı olan, ÇOK BAŞARILI bir Avukatıyken, trafik kazasında 2 yaşındaki kızı, meleği kollarında öldükten sonra; DERİN ACISI onu önce şiddetli kaosa-dağıtmaya sonra da tüm malvarlığını satıp - paradan vazgeçip Himalaya Dağlarındaki 'Sivana Bilgelerine' sürüklemiş.)
* **NLP GRUP - NLP Practitioner Eğitimimi Aldığım ve Eğitiminden Çok Çok Memnun Kaldığım bir Eğitim Kurumu - Siteyi Gezerseniz Çok Beğeneceğiniz Çok Efektif/Etkin/Yüksek Kazanımlı Eğitimlerle Tanışacaksınız !
* **Profesyönel, ICF Akrediteli Yaşam/İŞ/Kurumsal/Bireysel KOÇ "DOST Can Deniz" - MareFidelis Koçluk ve Danışmanlık (Hem koçluk desteği, hem de Eğitimler Alabilirsiniz) - İstanbul
* **Profesyönel, ICF Akrediteli Yaşam/İŞ/Kurumsal/İlişkiler/Ebeveyn/Spritüel/Satış/Kariyer/Bireysel KOÇ "Fatoş AYVAZ" - FA COACH ACADEMY - Profesyönel Koçluk Eğitimleri ve Koçluk Desteği alabilirsiniz - ABD'nin ençok kazanan KOÇU Terri Levine'nin Koçluk Ekolünün tüm KOÇLUK Eğitimleri verilmektedir
* **Tamamlayıcı TIP Doktorum Değerli 'Dr. Hüseyin NAZLIKUL' ( TR'nin DÜNYA Standardında Tamamlayıcı Tıp DUAYENİ - Nöral Terapi ve Regülasyon Derneği Kurucusu - Etik/Gerçek bir TIP Adamı) - Nişantaşı / İstanbul
* **Tamamlayıcı TIP Doktorum Sevgili Asuman KAPLAN ALGIN (Türkiye'nin sayılı en başarılı ve en POZİTİF tamamlayıcı tıp doktorlarından - Antalya)
* **Tamamlayıcı TIP Doktorum Azem ÇOBANER - SİNYAL OZON Tıp Merkezi (Antalya) - OZON'un Muhteşem Sağlık ve Tedavi Gücüyle Tanışın.
* **Dünyada "The Secret" / SIR Adıyla Çekim Yasasını Anlatan ve Evren'in/Hayatın Sırlarını Anlatan Kitabın, Çok Yararlanacağınız Web Sitesi
* **What The Bleep Do We Know? / Ne Biliyoruz ki? Hepimizin İzlemesi Gereken Bir Film. Quantum Fiziğini ve Gerçekliği Algılamak İsteyen - MetaFiziğe Duyarlı Herkesin Ziyaret Edebileceği Zengin Bir Site!

Kategoriler


SİZLERLE "BAŞARI" Konulu Yazımı Paylaşıyorum... Yalnız yazımı ok










BAŞARININ BÜYÜSÜ

 



Değerli Okuyucular,

 

Bu yazımda sizlerle ‘Büyük Başarı’ konusunu ele almak istiyorum. Gelin birlikte başarı denkleminin bileşenleri ve büyüsü üzerine bir yolculuğa çıkalım…

 


Başarı kolay kazanılmıyor. Tabi ucuz-kestirme ve etik olmayan yollardan ayrıca da hak etmeden kazananlar da çoğunlukta… Ancak, onların hikayeleri okunmuyor, onlar EFSANE olamıyor. Siz kimin hikayesini okumak isterdiniz? Hakan Uzan’ınkini mi? Yoksa Vehbi Koç’unkini mi? Elbette bizleri motive edip-yüreklendirecek olan: çocukluğunda kurtlu peynirlerin kurtlarını ayıklayıp-temizleyip pazarda satarak ticaret hayatına atılan değerli ve güzel bir rol modeli rahmetli Vehbi Koç’un başarı hikayesidir…

 



Unutmayalım “Rüzgar ne denli sert eserse, ağaç da o kadar sağlam olur”. Bunu şundan söylüyorum, büyük zaferlere ulaşmışmış tüm kişilerin ortak yönü, büyük engelleri etik tarzda aşmalarıdır.

 



Büyük başarı için sadece sert rüzgarlara dayanmak yetmiyor, aynı zamanda kişilik olarak belli bir olgunluğa gelmek, pişmek gerekiyor. İnsan bir bütündür ve holistik olarak her yönüyle kendini baştan inşa etmelidir. Öncelikle birey, kişisel bütünlük içerisinde hareket etmelidir. Yani özü – sözü bir olmalıdır. Ve kişiliğinin her boyutunda kendine emek verip, etik-kaliteli bir çizgiye sahip olmalıdır.

 



Kişi, belki iyi para kazanıyordur ancak çalışanlarına kötü davranıyordur ya da evlilik dışı bir ilişkisi vardır… İşte bu gerçek bir başarı değildir ve uzun vadede artık işindeki başarısını da baltalayacaktır. Ve bu kişi özde asla mutlu olamaz. Sizlere Büyük Lider Gandhi’nin bir sözünü söylemek istiyorum, anlattığım bu konuyla bire bir örtüşüyor:
”İNSAN BİR ALANDA YANLIŞSA, DİĞER ALANLARDA DA GERÇEK BAŞARIYI GÖSTEREMEZ !" Çünkü BAŞARIDA, KİŞİSEL BÜTÜNLÜK SÖZ KONUSUDUR ! Bir NOKTADA ETİK DEĞİLSENİZ, GERÇEK MUTLULUĞU VE DOYUMU YAKALAYAMAZSINIZ !

 



Ve ayrıca büyük zaferler için, gözümüzü zirveden bir an olsun bile ayırmamalıyız. Tüm bunlar yetmez, aynı zamanda alın teri de dökmemiz gerekir. Kimse başarı merdivenlerini, elleri cebinde çıkmamıştır. Edison, başarının %1’inin zekadan, %99’unun alın terinden gerçekleştiğini söylemiştir.

 



Sevgili Okuyucular, bu yazıma kendim devam etmek yerine; sizler için sahneye değerli kişileri, kahramanları yani zirveye – büyük zaferlere ulaşmış efsaneleri çıkarmak istiyorum ve bırakalım onlar bizle başarının büyüsünü – gizlerini – sırlarını paylaşsınlar:

 



İlk olarak sahneye çıkan kişi:


Apple Macintosh'ların yaratıcısı ve Şirketin kurucusu ve ayrıca Hollywood Sinema Endüstrisinde büyük başarı göstermiş Pixar Animasyon Stüdyolarının da Kurucusu Steve Jobs'un
"Sıfırlardan Zirveye" yükselişinin Yüreklere Dokunan Öyküsü (!),  kendi ağzından (!), ABD’nin en prestijli üniversitelerinden Stanford Üniversitesi Mezunlarına anlatıyor :  ( Çıkaracağımız çok DERSler var bu hikayeden, zorlu hayatı daha dünyaya gözlerini açtığında başlamış ! )


Steve Jobs, ETİK bir şekilde, FIRTINALARIN arasında, YÜREĞİ ve BEYNİYLE ENTEGRE, büyük ZAFERİ YAKALAMIŞ BİR KİŞİ ! Onu dinleyeceksiniz, izlemeden önce size belirteyim: Steve Jobs'un dediği şu iki şeye iyi dikkat ediniz ve kendinizi-yaşam hikayenizi bir bu gözlükle check ediniz:
"Noktalar geriye doğru birleştiriliyor !" + "HAYAT BAŞKALARINA GÖRE  YAŞANMAYACAK KADAR KISA !!"


Başarı; "Başladığımız noktayla, vardığımız yer arasındaki olumlu farktır". Tıpkı Steve Jobs gibi...

Aşağıdaki Videoyu izleyiniz ve Başarı Öyküsünü - Mücadelesini - Zaferini,  kendi ağzından dinleyiniz....





Steve Jobs - Aç Kal Budala Kal (Alt Yazili)
Yükleyen morketing. - Videos of family and friends from around the world.

 




Ve şimdi sahneye diğer önemli ‘Kahramanları’ çağırıyorum ‘Başarıyı’ daha iyi algılayabilmemiz için:

 

 

 



Beethoven



Müzik tarihinin en büyük isimlerinden biri olan Beethoven’ın keman tutuşunu gören hocası onun için “Müzisyen olamaz!” demişti.

 

 

 



Elvis Presley



Elvis gençlik yıllarında ilk deneme çekimi için stüdyoya girdiğinde, plak şirketinin patronu ona aynen şunu söylemişti: “Git kamyon şoförlüğü yapmaya devam et!”

 

 

 



“Siz ne kadar
HAYIR cevabına dayanabilirsiniz?” Anthony Robbins

 

 

 



“Hayat oyunu, iyi bir ele sahip olmak değil, kötü bir eli iyi oynamaktır.” H. T. Leslie

 

 

 



Newton’un Dinlenme Şekli

 


Newton, günde 16 saat çalışırdı. Dinlenme tarzı ise alışılagelenden oldukça farklıydı. Hukuk kitaplarından sıkıldığı zaman matematiğe yönelir, oradaki yorgunluğunu da felsefe okuyarak atardı. Kendini dinlendirebilmek için, sadece üzerinde çalıştığı konuyu değiştirmekle yetiniyordu.

 

 



“Tırmanmayı göze alan, zirvenin de hazzını yaşar.” Dan Millman

 

 

 




Mustafa Kemal Atatürk



Tembelliği alışkanlık haline getiren toplumların sonunu Atatürk şöyle yorumluyor: “Çalışmadan, öğrenmeden, yorulmadan rahat yaşamanın yollarını alışkanlık haline getirmiş milletler; evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini ve daha sonra da istikballerini kaybetmeye mahkumdurlar.”


Büyük Önder, daha sonra çalışma konusunda şunları söylüyor:

 

“Denebilir ki hiçbir şeye muhtaç değiliz. Yalnız bir tek şeye çok ihtiyacımız var. Çalışkan olmak….”

 

 

 



“Başkasının günahını çekmez hiçbir günahkar
Ekmediğini biçemez hiç kimse
‘Buldu bir hazine falanca kişi ansızın
İş ne, dükkan ne? Ondan istiyorum ben de.’
Baht işi hazine bulmak, nadir şey ona kavuşmak
Sana gereken, tende kudret oldukça çalışmak Mevlana




Yaşam Koçu Pelin Zeybek




 


Tarih: 13:19, 17/6/2009 Kategori: BENIM YAZILARIM _Bu kadarina zaman bulabildim_
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Bu Efsaneyi duydunuz mu? "Simurg Efsanesi/Zümrüd-ü Anka Efsanesi




           




SİMURG / ZÜMRÜD-Ü ANKA EFSANESİ




Değerli okuyucular, bu yazımda mitolojik bir efsaneyi sizlerle paylaşmak istiyorum.


Efsanelerin bir zamanlar gerçekten yaşanmış olduğunu  ve yaşanan yüzyıllar boyunca da farklı farklı insanlarda, çeşit çeşit versiyonlarda tekrar ettiğini biliyor muydunuz?


Gelin birlikte 7 vadilik bir yolculuğa çıkalım,  “Zümrüd-ü Anka / Simurg” efsanesinin hikayesini tanıyalım:


“Rivayet olunur ki, kuşların hükümdarı olan Simurg Anka, Bilgi Ağacı'nın dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş...


Batıda (eski Yunan Mitolojisinde) Phoenix adıyla bilinen bu kuş, doğu kültürlerinde Anka, sirenk, Farsçada simurg, zümrüd, zümrüd-ü anka, tuğrul, anka-yimugrib, huma kuşu gibi bir çok isme sahiptir.



Kuşlar Simurg’a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürmüş. Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe onlar da Simurg’u bekler dururlarmış. Ne var ki, Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler.



Derken bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg’un kanadından bir tüy bulmuş. Simurg’un var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg’un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler.



Ancak Simurg’un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı’nın tepesindeymiş. Oraya varmak için yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş. Kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. Yorulanlar ve düşenler olmuş.



Önce Bülbül geri dönmüş, güle olan aşkını hatırlayıp;



Papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş (oysa tüyler yüzünden kafese kapatılırmış);



Kartal; yükseklerdeki krallığını bırakamamış;



Baykuş yıkıntılarını özlemiş,



Balıkçıl kuşu bataklığını.



Yedi vadi üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış.



Ve nihayet beş vadiden geçtikten sonra gelen Altıncı Vadi “şaşkınlık” ve sonuncusu Yedinci Vadi “yok oluş” ta bütün kuşlar umutlarını yitirmiş… Kaf Dağı’na vardıklarında geriye otuz kuş kalmış.



Simurg’un yuvasını bulunca öğrenmişler ki;



“SİMURG ANKA – Otuz Kuş” demekmiş.



Onların hepsi Simurg’muş. Her biri de Simurg’muş. Ve Simurglar her bir kuşun tüyünü taşırlarmış...”



Simurg Anka’yı beklemekten vazgeçerek, şaşkınlık ve yok oluşu da yaşadıktan sonra bile uçmayı sürdürerek, kendi küllerimiz üzerinden yeniden doğabilmek için kendimizi yakmadıkça bataklığımızda, tüneklerimizde ve kafeslerimizde yaşamaktan kurtulamayacağız.


Her bir vadi, yaşadığımız zorlu zamanları, acılarımızı temsil ediyor. Bazı insanlar, acılara dayanamayıp pes ederler; oysa acılarla – zorluklarla yüzleşip, onlara dayanarak, mücadele verirken öğrenirsek o zaman o vadiyi zaferle aşmış olacağız. İşte sır burada devamlı uçmak, acıya rağmen yolumuza devam etmek. Unutmayalım acı yoksa kazanç da yoktur ! Acının bedelini ödemeye razı olan, acının sonunda büyük ödülü de alır…


Sizlerin de uçmaya yanmak pahasına da olsa uçmaya devam etmenizi öneriyorum. Vadiler bitip, yanıp yok olduğunuzda da, acılarınızdan ve küllerinizden baştan kendinizi yaratıp-yeniden doğmanızı diliyorum... Yeni haliniz fiziksel olarak da ruhsal olarak da eskisinden çok daha güzellikte ve mükemmellikte olacak. Hepsinden de önemlisi her şeyi aşmış, Bilge ve güçlü bir insan olacaksınız...


Sevgili okuyucular, 7 vadiyi de aşıp – küllerinizden tekrar doğmuş bir simurg olun, bir anka kuşu olun. Tıpkı simurg kuşunun her kuştan bir tüy taşıdığı gibi, siz de her insanın bir tüyünü taşıyın. Böylece, her yanlış olmayan, her yaşta – her ırkta – her dinde - her kültürde - her eğitimde....vs. her insanla yürekten iletişim kurabilirsiniz ve onu yargılamadan, ona onun gerçeğinden bakabilirsiniz. Çünkü, siz artık onun da tüyünü taşımış olacaksınız, hepsinden önemlisi siz onu anlayabileceksiniz. İşte 7 vadiyi geçip, yeniden doğmanın güzelliklerinden biri de bu.


Artık, her şeye bilgece bakıp – her şeyi bilgelikle yorumlayabileceksiniz – eskisinden çok daha fazla sevgi ve coşku dolu ve güçlü olacaksınız. Bilgeliğin, hayatta elde edilmesi gereken en büyük kazanım olduğunu anlayacaksınız. Bedeli ne olursa olsun! Çünkü, gerçek mutluluk burada, bu hayatta neden var olduğumuzun sırrı burada, daha bir çok sır burada, yaşamın en büyük gizemi – büyüsü - coşkusu burada…


Türkiye’de çok fazla simurglar var. Bu ülke simurg’lar ülkesi. Bu ülkenin kendisi simurg zaten! Bu ülkenin tarihine bakarsanız, kendisini küllerinden yaratmış, imkansızı başarmış, mucize tarihli ve mucize güzellikte bir ülkeyle karşılaşırsınız.


Sizlerin 7 vadiyi geçmenizi öneriyorum sevgili okuyucular; 1. vadide hemen pes etmeden, devamlı kanat çırpmanızı diliyorum her türlü acıya-zorluğa rağmen… Devamlı çırpın kanatlarınızı; yanmaktan, yok olmaktan korkmadan; cesurca kanatlanın, kanatlanın, kanatlanın….



Yaşam Koçu Pelin Zeybek




Tarih: 15:07, 7/6/2009 Kategori: BENIM YAZILARIM _Bu kadarina zaman bulabildim_
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

"23 Numara" Filminden Yola Çıkarak Sizlerle bir Yazımı Paylaşmak





23 Numara / The Number 23

Yönetmen:
Joel Schumacher
Oyuncular: Jim Carrey, Virginia Madsen, Danny Huston, Logan Lerman, Maile Flanagan, Patricia Belcher, Lynn Collins, Rhona Mitra, Mark Pellegrino, Tara Karsian
Senaryo: Fernley Phillips
Türü: Drama, gerilim
Yapım: 2007 ABD yapımı
Süre: 95 dk.


Okuduğu romanın etkisine kapılarak 23 sayısını saplantı haline getiren bir adamın öyküsünün anlatıldığı psikolojik gerilim The Number 23 / 23 Numara, ünlü aktör Jim Carrey ve yönetmen Joel Schumacher’i Batman Forever’dan sonra yeniden bir araya getiriyor… Filmin senaryosunu Fernley Phillips yazdı…

Son dönemlerde How the Grinch Stole Christmas, Eternal Sunshine of the Spotless, Lemony Snicket’s A Series of Unfortunate Events, Mind Fun with Dick and Jane gibi filmlerde izlediğimiz Jim Carrey, bu filmde de çok değişik iki karakteri canlandırıyor; 23 sayısının ardındaki gücü çözmeye çalışan Walter Sparrow ve okuduğu 23 Numaralı kitapta yer alan Detektif Fingerling…

Filmde olaylar, Walter Sparrow’un bir köpek tarafından ısırılmasıyla başlıyor. O gün eve geç dönmesi karısı Agatha’nın, Walter’a doğum günü için bir kitap almasına sebep oluyor… Walter, 23 Numara adlı bu gizemli romanı okumaya başladığında, kitapta anlatılanların tuhaf biçimde adeta kendi hayatını yansıttığını fark eder… Kitaptaki ana karakter olan dalgın dedektif Fingerling’in hayatı, Walter’ın kendi geçmişini çağrıştıran anılarla doludur…

Kitabın dünyası canlanmaya başladıkça, Walter kitabın en kışkırtıcı bölümünün girdabına, detektif Fingerling’in 23 sayısının gizli gücüne duyduğu saplantıya kapılmaya başlar… Bu saplantı kitaptan yayılıp, Walter’ı kontrol etmeye başlar. Hayatında her yerde bu sayıyı görmektedir ve Fingerling’le aynı korkunç suçu, yani bir cinayet işlemeye mahkum olduğuna inanmaya başlar.

Kabus gibi hayaller Walter’ın aklını esir alır… Bu hayallerde karısının başına korkunç şeyler gelmektedir. Bu durumda Walter’ın kitaptaki gizemleri çözmekten başka şansı kalmaz… Walter, eğer 23 sayısının ardındaki gücü çözebilir, kitaptaki katilin kim olduğunu bulursa kendi geleceğini de değiştirebilecektir…


FİLM HAKKINDA PELİN'in YORUMU:

 

23 Numara Filminde Walter (Jim  Carrey) kitaba kendini fazla kaptırmıştır ve kendi geçmişiyle özdeşleştirmiştir. Bir konuya fazla odaklanmak ve beyindeki kimyevi bozukluklar, Walter’da obsesyonu (saplantıyı) tetiklemiştir.

 

Obsesyon düşünsel bir rahatsızlıktır. Yani beynin istem dışı çalışması ve düşünce üretmesidir. Obsesif kompulsif bozukluksa, artık obsesyonun davranışa dökülmüş halidir. Örneğin, sık sık el yıkamak / sık ve uzun süre banyo yapmak / apartman katlarını saymak / konuşulan kelimeleri saymak ve anlamlandırmak / araba plakalarını okumak ve anlamlandırmak / kapıdan çıkmadan ard arda belli tuhaf hareketler-eylemler yapmak(başına ve sevdiklerine kötü bir şey gelmesin diye) / ya da devamlı dualar okumak / aşırı derecede temizlik yapmak / insanlarla mikrop bulaşmasın diye tokalaşamamak – öpüşememek / karşı cinsten ünlü birini veya kişinin sosyal ortamındaki bir kişiyi saplantı yapıp, onunla ilgili hezeyanlar yaşamak hatta o kişiyi devamlı aramak….e-mail atmak…rahatsız etmek…. uç şeyler yapmak vs. / kaş – kirpik – saç yolmak / devamlı dudak ısırıp dudak mukozasını yolmak / yaptığı işi devamlı kontrol etmek / aynı soruyu devamlı sormak / yaptığı hiçbir şeyden emin ve tatmin olamamak……..vs. bu örnekler daha çok uzar. Hastalık semptomları çok çeşitlidir. Çünkü "hasta yoktur, hastalık vardır."

 

Obsesif Kompulsif Bozukluğun (OKB) en büyük riski; beyin aynı noktaya saplandığı için, kişinin paranoya olma riski yüksektir. Bu filmde de Walter 23 sayısına öyle odaklanmıştır ki, artık OKB hezeyanlara dönüşmüştür. Kişi bu durumda kabuslar görür, hatta işitsel-görsel halüsinasyonlar bile görür.

 

Oldukça tehlikeli olan bu rahatsızlık, kişinin hayatından aylar hatta yıllar bile götürebilir. Hepsinden önemlisi, devamlı aynı şeye saplanma kişiyi hayatından alı koyar. Kişinin aile yaşamı, sosyal yaşamı, iş yaşamı, öğrenciyse okul hayatı alt-üst olabilir. Yaşam kalitesi düşer. Daha da önemlisi hastalığın ileri boyutlarında özellikle paranoya/hezeyan da varsa, intihar riski ve girişimi başlayabilir. Ayrıca OKB’li kişi, kendi kişiliğiyle örtüşmeyen davranışlarda bulunarak, sosyal statüsü ve imajını zedeleyebilir. Kişi kendisiyle alakası olmayan, ego-distonik davranışlara girebilir. OKB’li kişi (ileri boyutlarda) kendine zarar verdiği gibi, toplumsal tehlike bile oluşturabilir. Özellikle OKB paranoyayı tetiklemişse...

 

Peki, OKB’nin sebebi nedir? İşte bu güzel ve zor bir soru! Çünkü, bilim buna henüz spesifik ve net bir cevap bulamadı. Fakat uzmanlar, nedenlerinden birinin beyindeki serotonin düşüklüğü olduğunu belirtiyorlar. Ayrıca OKB, depresyon nedeniyle de oluşabilir. Depresyonun iki kardeşi, anksiyete ve obsesyon diyebiliriz. Kişi depresyondaysa, ille obsesyon rahatsızlığına yakalanacak değil. Ama bazı durumlarda, depresyon nedeniyle OKB oluşur. Kim bilir belki Walter da önce sadece depresyondaydı ve okuduğu kitapla obsesyonu tetiklendi…

Tabi stres de yadsınamaz tetikleyici bir faktör, özellikle bazı beyinler strese oldukça dayanıksızdır. En çok rastlanan nedenlerden biri de, "post travmatik stres"tir. Kişi akut veya kronik stresten sonra [ki bu genelde ciddi travmalardan(tecavüz, yakının kaybı, yaşamsal trajediler...vbg.) sonra olur] çeşitli ruhsal ve beyinsel rahatsızlıklara adaydır.

Ama ben tamamlayıcı tıp/alternatif tıpın gücüne inanıyorum. Ve alternatif tıbbın dünyada geldiği nokta bize farklı veriler sunuyor. Beden-Ruh holistik olarak bir bütün. Bedendeki bir blokaj ruh ve sinir hastalıklarına sebep olabiiyor. Örneğin bağırsak blokajı! Serotonin hormonnun %70'i bağırsaklarda üretiliyor ve bağırsaklarda blokaj olma durumunda kişinin depresyona girme olasılığı çok yüksek. Tabi depresyon da obsesyon, anksiyeteyi paranoyayı getirebiliyor... Ve artık günümüzde blokajlar teknolojik aletlerle ölçülüp tespit edilebiliyor. Ayrıca beyin blokajları da söz konusu. Sol frontal,sol temporal(şakak bölgesi),sol occipital bölgelerde blokaj ve enerji blokajların olması, kişinin mantığını zaman zaman devreden çıkarabildiği gibi, bipolar duygu durum bozukluğu/depresyon/psikoz/OKB yapabiliyor.

Ya çakralar? Bu da olayın bir boyutu. Çakraların kapalı oluşu, dengesiz çalışması de kişileri bu tip rahatsızlıklara götürebiliyor. Çünkü bedenin bir de enerji boyutu var. Çakralarımızsa bedenimizde enerji akışının olduğu ve bizim Evren'le iletişmimizi sağlayan noktalar. Bu noktalardaki tıkanık ve düzensizlikler sadece fiziksel değil, ruhsal şikayetlere de neden olabilir...

Peki filmde şu dikkatinizi çekti mi? Neden Walter’ın karşısına hep 23 sayısı çıkıyordu? Nasıl bu kadar çok tesadüfler olabiliyordu? Neden paranoyaların karşısına hep paranoya yaptıkları malzemeler tesadüfen ve bolca çıkar? Cevap ilginç: Çekim YASASI ! Evet yanlış duymadınız.  Kişi neyi düşünürse onu çeker. Mesela ben mini Cooper arabaları çok seviyorum. Karşıma o kadar çok çıkar ki! Bunu ben çekiyorum. Diyelim kendinize bir ayakkabı beğendiniz ve satın almak istiyorsunuz, o ayakkabıdan o kadar çok insanda görürsünüz ki. Beyin neye odaklanıyorsa, Evren kişiye onu verir-gösterir-karşısına çıkarır. Peki beyin hasta olursa? Çekim Yasası için bu fark etmez, beyin ister sağlıklı-ister sağlıksız çalışsın; beynin odaklanması yeterli. Evren’in işleyişi böyle. Bu nedenle Walter devamlı odakladığı 23 sayısıyla karşılaşıyordu. Çekim Yasası ona hep 23’lü malzemeler getiriyordu.

Benim filmde, kendi gözlemim sonucu bir eleştirim olacak. Walter filmin son sahnesine yakın, hezeyan geçirdiği meşhur otel odasındaydı. Ve eşi gelerek onunla konuştu, fakat Walter o sırada sanrılı ve OKB’liydi. Nasıl oldu da, eşinin bir konuşmasından çok ağır paranoyası iyileşiverdi? İleri düzeyde paranoyanın iyileşmesi için çok ciddi ve çok ağır psikotik ilaçlar gerekir. Konuşmayla çözülebilen paranoid rahatsızlıklar ancak düşük şiddette olan ve bireyin iç görüsünün oldukça yüksek olduğu tablolardır. Oysa Walter’ın iç görüsü gözlemlediğim kadarıyla, % 5-10 arasındaydı. Böyle bir iç görüyle ancak ilaç tedavisi kişiyi psikozdan kurtarabilir. Oysa filmde Walter, eşinin konuşmasıyla psikozdan çıktı. Bence bu senarist-yönetmen ikilisinin gözden kaçırdıkları bir detay.

 

Benim gibi psikolojiye ilgi duyan herkese (gerilime dayanıklı olmak kaydıyla) ilginç gelebilecek, yeni doneler katabilecek, sürükleyici bir film. Filmi kaçırdıysanız, ben %100 öneririm…

OKB, obsesyonla ilgili sizlere, gözlemlerim/birikimlerim/araştırmalarım sonucu son sözüm şu: Bence, "Halk arasında denilen ve ölümcül bile olabilen 'Kara Sevda' diye birşey yoktur; OBSESYON/OKB vardır!", "Mükemmelliyetçi insan yoktur; "OBSESİF KİŞİLİKLİ İNSAN" vardır.


Sağlık dolu günler dilerim.


Yaşam Koçu Pelin Zeybek
 




Tarih: 11:19, 10/1/2009 Kategori: BENIM YAZILARIM _Bu kadarina zaman bulabildim_
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Sizinle Güzel Bir Hikayeyi Paylaşayım.....




Günün birinde, İki Küçük Kız Varmış... Öğrenmeye çok açlarmış. Herşeyi ama herşeyi öğrenmek isterlermiş. Anne ve babalarına herşeyi sorar ve cevaplarını alırlarmış.

Derken, küçük kızlar büymüş, genç kız olmuşlar. Yine öğrenme açlığı içindeler. Fakat bu sefer anne-baba yetemez olmuş genç kızlara. Onların sorularını cevaplayamaz olmuşlar. Ebeveynler de artık kızlarının sorularının cevaplarını etrafa, insanlara sorarak alıp-kızlarına aktarıyorlarmış.

Zaman geçmiş, kızlar genç kızlıklarının olgunluklarına gelmişer. Artık etraf da sorulara yetemeyince, anne babanın aklına bir fikir gelmiş. Bu kızların beyin açlığını Yüksek Dağın tepesinde yaşayan yaşlı bilge cevaplayabilir.

Kızlar yaşlı bilgeye gitmişler. Bakmışlar orası kalabalık. Neyse, sıra onlara gelmiş. Kızlar sorularını sormuş, her sorularına cevap almışlar. Çok etkilenmişler ve bir müddet yaşlı bilgenin yanında yaşamaya karar vermişler.

Günün birinde kızlar, bilgenin herşeyi bilmelerinden bunalmışlar, sinir olmuşlar. Ne sorsak da ona bilemesin? Onu nasıl köşeye sıkıştırsak demişler... Ve sorularını bulmaşlar, büyük kız eline canlı kelebek alacakmış; bilgeye bu kelebek canlı mı, ölü mü diye soracakmış... Eğer bilge canlı derse, elinde kelebeği ufacık  sıkarak öldürecekmiş. Eğer bilge ölü derse, kelebeği avucundan salıverip uçuracakmış.

Ve planlarını uygulamaya kalkmışlar. Bilgeye Büyük Kız gururla sorusunu sormuş: "Elimdeki kelebek canlı mı? ölü mü?"  Ve Bilgenin cevabı: "Kızım, SENİN ELİNDE" :)

"İşte ASLINDA HERŞEY BİZİM ELİMİZDE ! Bir zorluğu aşmak, zor bir hastalığı yenmek, yaşamı başarmak, hayata meydan okumak, ilişkilerimizi kurtarmak-düzeltmek, maddi bolluğa ulaşmak, mükemmel sağlığa kavuşmak, spirituel bileliğe varmak, hayallerimizi  gerçekleştirmek, zaferlerimizi elde etmek, kendi hayatımızın kahramanı olmak....vs. ne olursa olsun: HERŞEY BİZİM ELİMİZDE !

Yardım/destek aldığımız ailemiz, dostlarımız, aşkımız, doktorlarımız, yaşam koçlarımız, psikologlarımız.....vs. bile olsa ASLINDA ASIL BAŞ ROL OYUNCUSU / ESAS KAHRAMAN BİZİZ!

GELİN ZORLUĞUMUZ/ENGELİMİZ HER NEYSE ONA MEYDAN OKUYALIM! SENKRO-KADERİMİZE MEYDAN OKUYALIM ! HAYATIMIZA MEYDAN OKUYALIM ! EN ÖNEMLİSİ : KENDİMİZE MEYDAN OKUYALIM ! Çünkü, İNSANOĞLU HERŞEYİ ALT EDECEK GÜÇTE, SINIRLARIMIZI KOYAN BİZLERİZ! QUANTUM FİZİĞİNE GÖRE HİÇBİR SINIRIMIZ YOK, DİLEDİĞİMİZ/HAYAL ETTİĞİMİZ HERŞEYİ YAPABİLİRİZ! TÜM HEDEFLERİMİZİ FAZLASIYLA GERÇEKLEŞTİREBİLECEK GÜÇTE ve DONANIMDAYIZ... 

GELİN CESUR SAVAŞÇILAR, NE PAHASINA OLURSA OLSUN, HERŞEYE/TÜM OLUMSUZ KOŞULLARA/ENGELLERE RAĞMEN KAHRAMAN OLALIM! İSTER HAYATIMIZIN, İSTER GELECEĞİMİZİN, İSTER AŞMAYA ÇALIŞTIĞIMIZ BİR ZORLUĞUN KAHRAMANI OLALIM! Çünkü: HERŞEY BİZİM ELİMİZDE!" (Pelin Z.)

Unutmayalım: "Millerce Yol, Bir Adımla Başlar..." (Çin Atasözü)




Tarih: 17:19, 6/1/2009 Kategori: BENIM YAZILARIM _Bu kadarina zaman bulabildim_
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Hepimizin Hayatında Karşısına Zorluklar, Engeller çıkar zaman za



 

ZORLUKLAR - ENGELLER - SORUNLAR ve BİZ’

 


Değerli okuyucular, 2000’li yıllarda yaşıyoruz ve her gün daha eski yıllarda karşılaşmadığımız çeşitli zorluklarla yüz yüzeyiz.  Eskiden teknoloji ileri değildi, daha doğal yaşıyorduk, belki zorlanıyorduk – birçok şey için zaman kaybediyorduk; ancak şu anki tempomuz – koşuşturmamız bu kadar yoktu. Bir hız çağındayız. Kollarımızdaki saatler, cep telefonlarımızın saat göstergeleri yönetiyor bizleri adeta…

 

Teknoloji, olayın bir boyutu ama hepsi mi? Kesinlikle koca bir HAYIR. Çünkü, seçenekler dünyasındayız, kapitalizmin – tüketim dünyasının bizlere sundukları ve Medya, bizleri her geçen gün provake ediyor. Kapitalist sistem ve Medya sürekli bizlere sanal ihtiyaçlar yaratıyor. Ve sonuçta işin ucu alış-veriş bağımlılığına kadar bile gidebiliyor.

 

Peki sadece tüketim toplumunun ve Medyanın tehditleri altında mıyız? Buna da kocaman bir HAYIR ! Arzularımızın, değişen hayat konjuktüründe çeşidi arttı ve hayat artık bizlerden daha çok şey istiyor; biz de hayattan tabi ki… İsteklerimiz çok, sorumluluklarımız çok. İdeallerimiz bizi motive ediyor, bu çok güzel; peki ya engellerimiz? Yolumuzdaki zorluklar? Yola çıkarken bunlar hesapta yoktu değil mi?

 

Hepimizin beklentisi, engelsiz – zorluksuz – sorunsuz bir yaşam. Böyle bir yaşama sahip olanlar var mı peki? EVET var… Hem de Milyonlarca! Ama bu kişilerin hepsi aynı yerde yaşıyor, ‘MEZARLIKTA’ ! Uzun lafın kısası, sorunsuz bir hayat ancak ölünce gerçekleşebiliyor. İlk olarak bu gerçeği kabul etmekle başlamalıyız. Sorunlar – Zorluklar – Engeller olmalı ! Peki neden olmalı? Çünkü, bu hayat oyunun kuralı böyle. Zorluklar bizlerin gücünü sınamak için, güçlenmemiz için, onları aşıp devleşmemiz için… Onlara yenik düşüp – pes etmemiz için değil !

 

Bu zorluklar kişinin hayattaki duruşuna, yaşamına göre değişiyor. Kimisi maddi, kimisi hastalık, kimisi aile, kimisi kariyer…..vs. kimisi kendiyle ilgili engellerle yüz yüze kalıyor. Kimileriyse birden fazla engelle karşı karşıya. Ama dedim ya bunu oyunun bir parçası olarak görürsek, bu engelleri aşmamız ve güçlenerek çıkmamız mümkün.

 

George Bernard  Shaw’un güzel bir sözünü söylemek istiyorum: “Eğer yürüdüğünüz yolda hiç engel yoksa, o yol sizi hiçbir yere götürmez…”  Shaw, bunu neden söylemiş sizce? Çünkü, o zorlukların sırrını çözmüş biriydi. Sır, engelleri sevmekte… Onlardan şikayet etmek, hayıflanıp – pes etmek yerine, onlara meydan okumak! ‘Ben senden daha büyüğüm, hadi gel ! Kozumuzu paylaşalım!’ demek…

 

Bilge Robin Sharma’ysa ‘Zorluklar bizi yükselten basamaklarımızdır’ demiştir. Çünkü, biz bir engeli aşarken ya da aşmaya çalışırken, yeni algılar geliştiririz – yeni donanımlar kazanırız. Ve o engele karşı zafer kazandığımızda, başarı duygusunu tadarız – sadece bununla kalmaz bu alanda ‘DUYARLILIK’ geliştiririz… Hatta bu zafer, bu mücadele bizlere yeni misyonlar kazandırır. Mesela, büyük bir hastalığa karşı pes etmemiş – mücadele etmiş ve yenmiş bir kişi, artık o alanda hasta olan kişilere yardım etmeye kendini adayabilir. Bazen, büyük acılarımız – kayıplarımız da bunu yaptırır. Çocuğu intihar etmiş bir anne, kendini gençlere ve onların sorunlarına adayarak misyon geliştirebilir.

 

Aslında, dert – sorun – zorluk olarak gördüğümüz şeyler, bizim gücümüzü – dayanıklılığımızı sınayıp bizlere yeni bir yön ve misyon vermek için…  Denklemin çözümü bu. Buna bu şekilde bakarsak, şu tür sözleri söylemek yerine “Bu dertler de hep beni bulur / Ben bu hayata hep çekmeye gelmişim zaten / Ne kadersizmişim / Zaten hayat yüzüme hiç gülmez / Ben ne zaman gün yüzü göreceğim / Çek Çek dertlerim bitmiyor / Ateş düştüğü yeri yakar….vs.”, sizlere yukarıda anlattığım şekilde olayları yorumlarsanız, eylem adımlarınız da değişir. Çünkü bu tip olumsuz iç konuşmalar, son derece güçten düşürücüdür. Bunlar, sadece bizleri zayıflatır – sorunlarımız karşısında bizleri minimize eder ve sonuçta yenik düşeriz.

 

Önemli olan merkezde kalmak, duruşumuzu ve gücümüzü korumak. Bırakın, sorunlar çevrenizde dönüp dursun. Eğer kendimizi onlara kaptırıp – bizleri oradan  oraya sürüklemesine izin verirsek; bu mücadelede sağlam duruşumuzu ve dengemizi kaybederiz. Merkezde kalıp, yere sağlam basarak; sorunlara ‘çözüm odaklı’ bakmalıyız. Soruna, engele, acımıza odaklanmak yerine; çözümlere, çarelere kafa yormalıyız – çözüm alternatifleri geliştirmeliyiz. Unutmayalım, biz insanoğlu zorluklardan daha zorluyuz. Potansiyelimiz, iç kaynaklarımız çok çok zengin ve dünyanın en gelişmiş bilgisayarını alt edecek bir beyne sahibiz.

 

Hepimizin sorunlarının çözümleri yine kendi içimizde saklı. Yeter ki metanetli, soğukkanlı, güçlü ve dayanıklı kalalım. Sorunların, engellerin bize ruhsal ve fiziksel olarak zarar vermesine fırsat vermeyelim… Böyle durumlarda, kendimize şefkatli ve yapıcı davranmamız gereklidir. Biz sağlam kalalım ki, savaşabilelim. Savaşmak kelimesi, güzel bir metafor oldu; eskiden insanlığın büyük çoğunluğu, sıcak savaşın içindeydi. Oysa şimdiki savaşımız, hayatımızın zaferini kazanmak, onu alt etmek ve engelleri aşıp, kendi tarihimizi yazmak. Hiç birimiz rast gele bu evrende yaşamıyoruz, hepimizin de var oluş nedeni var ve bu vizyon da zorluklarımızın içinde gizli.

 

Mücadeleden kaçmak ya da yenik düşmek yerine, doğru anahtarı bulalım, şifreyi çözelim ! Engelleri aşarken, var oluş nedenimizle karşılaşacağız – yeni misyonlar edineceğiz – derinleşeceğiz – yeni duyarlılıklar geliştireceğiz. Biliyorum bir savaşın içindeyken, bu insana kolay gözükmüyor… Ancak, ‘zoru’ başarınca; sonuç olarak biz de ‘zorlu’ olacağız. Eski halimiz olmayacak artık. Kim bilir, zaferin sonunda; buna – tüm acılara – tüm sıkıntılara – tüm mücadeleye değdi diyeceğiz… Kim bilir, belki etrafınıza anlatacak bir hikayeniz olacak artık. Belki de, artık kendinizi eskisinden çok daha özel,derin ve anlamlı hissedeceksiniz. Unutmayalım, zorlukları aşmanın bedeli büyük belki ama, ÖDÜLÜ de BÜYÜK !

 

Sorunlarımız karşısında kendimizi, etrafımızdaki ve tarihteki örneklere bakarak motive edip – yüreklendirebiliriz de… Aynı sorunları yaşayıp – aşmış kişileri kendimize model alabiliriz. Onlardan ilham alabiliriz. Onların yaptıklarını yapabiliriz.

 

Değerli okuyucular, yazımı Dünya Tarihine damgasını vurmuş eşsiz bir insanın mücadele dolu hayat hikayesiyle ve yine dünya tarihinde iz bırakmış kişilerin sözleriyle bitiriyorum. Sizlere ilham verip – motive edeceğini düşünüyorum. Sizlere ‘sorunsuz bir hayat’ dilemiyorum, sizlere ‘sorunları alt-edip devleşeceğiniz, zaferlerle dolu bir hayat’ diliyorum…

 


Yaşam Koçu
Pelin Zeybek


 

 

 

Hayatı Çaresizliklerle dolu ve sonunda kahramana dönüşmüş bir adamın öyküsüdür  !

 

Yaslı ve acılı bir evde dünyaya geldi.

Çünkü kendinden önce doğan erkek bebekler ölmüştü.

Kendisinden sonra doğan bir erkek bebek de yine ölmüştü.

Ve ailesi, en son ölü bebeği suya yakın bir kara parçasına gömmüştü.

Ancak, su taşmış ve ölü bebeği gömüldüğü yerden çıkarmıştı.

Ve ölü bebeği kurtlar parçalamıştı.

Bu minicik erkek çocuk, bebek kardeşinin parçalanmış cesedini görmüştü.

7 yaşındayken de babasını kaybetti ve yetim kaldı.

Bu kadar acıya, ailevi travmaya dayanamayan annesine büyük güç ve destek verdi.

Kendisi küçücük çocukken acısını yenmek için, gücü kendi içinde bulmuştu.

8 yaşında okuldan alındı ve köyde yaşadı.

10 yaşında yüzü kanlar içinde kalacak şekilde, yeni okulundaki hocasından dayak yedi.

17 yaşında hayalindeki okulun istediği bölümü için gerekli not ortalamasını tutturamadı.

24 yaşında tutuklandı, günlerce sorguya çekildi ve 2 ay tek başına bir hücrede hapis yattı.

25 yaşında sürgüne gönderildi.

27 yaşında kendisinden 1 yaş büyük meslektaşı kendisinin de üyesi bulduğu derneğin çalışmaları ile kahraman ilan edilirken, kendisi hiç önemsenmiyordu. Doğduğu şehrin merkezinde rakibi törenlerle karşılanırken, o kalabalık arasında yalnız başına olanları izliyordu.

30 yaşında kendisi başka şehirleri düşman elinden kurtarmaya çalışırken, doğduğu şehir düşmanların eline geçti.

30 yaşında amiri, onu kendisinden uzaklaştırmak için başka göreve atanmasını sağladı. Yeni görevinde fiilen işsiz bırakıldı. Aylarca boş kaldı.

37 yaşında böbrek hastalığından Viyana’da 2 ay hasta ve yalnız halde yattı.

37 yaşında komutan olarak yeni atandığı ordu, dağıtıldı.

38 yaşında, savunma bakanı tarafından görevinden atıldı.

38 yaşında bir toplantıda giyebileceği bir tek sivil elbisesi bile yoktu ve başkasından bir redingot ödünç aldı. Ayrıca cebinde doğru dürüst parası yoktu.

38 yaşında kendisi için tutuklama kararı çıkarıldı.

38 yaşında en yakın beş arkadaşından üçü, onun kongre temsil heyetine üye olmaması için oy kullandı.

39 yaşında İDAM cezasına çarptırıldı.

 

SONRA NE Mİ OLDU ?

 

“42 yaşında TÜRKİYE CUMHURİYETİ’nin İLK CUMHURBAŞKANI oldu !”

 

 

 

 

Bilgece Sözler

 

“Üstesinden gelinmesi gereken zorluklar olmasaydı, insanoğlu en büyük zenginliği olan başarılarından tat alma duygusunu yitirirdi. Derin ve karanlık vadiler olmasaydı, dağların dorukları o kadar güzel olmazdı.” Görme-İşitme-Konuşma engelli Helen Keller

 

“Uçurtmalar rüzgar gücü ile değil, o güce karşı koydukları için yükselirler.” W. Churchill

 

“Eline diken batmadan gül toplayamazsın.” Benjamin Franklin

 

“Zaferler, ucuz fiyatlara alınamaz.” Dwight D. Eisenhower

 

“Her zorluğa, seni olgunlaştıran bir test olarak bakacaksın. Her zorlukta dersler ve olanaklar bulacaksın.” Dan Millman

 

“Beni öldürmeyen her şey, beni güçlendirir” Friedrich Nietzsche

 

“Eğer ben genç bir adama tek nasihat verecek olsaydım şunu söylerdim: Git, ömrün oldukça zorluklarla ve sorumluluklarla dolu bir hayat yaşa. Çünkü bunlarsız bir hayat, taşımaya değmeyen bir yüktür.” Herbert N. Gasson

 

“Yaşamak için bir nedeni olan herkes, her sıkıntının üstesinden gelebilir.” Friedrich Nietzsche

 

“Keskin BIÇAK olmak için çok çekiç yemek gerek.” Türk Atasözü

 

 


Tarih: 12:30, 6/5/2008 Kategori: BENIM YAZILARIM _Bu kadarina zaman bulabildim_
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Secret Filminin / Kitabının Mantığına Minik Bir Eleştirim....

 

 

Secret filmi ve Kitabı yani Çekim Yasasıyla ilgilenenlere aktarmak istediğim bir konu var. Bir konu kafamı karıştırıyor. Hani 3 temel prensip var ya: “İste, İnan ve Al !” Burada istediğimiz konunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Sadece istemek yeterli değil bence, önemli olan kendimiz için asıl doğru olan şeyi istemek.

 

Nasıl mı? Şöyle: Diyelim bir ev almak istiyorsunuz. Evi buldunuz, beğendiniz, yeri-manzarası-içi-dış cephesi-bahçesi….vs her şeyi  tam size hitap ediyor. Ve heyecanla siz Çekim Yasasının ilkelerini uyguluyorsunuz ve Yasa işliyor. Gerçekten o eve sahip oluyorsunuz. Ama çok geçmeden deprem oluyor ve bina çöküyor. Ya da bu yasayı uygulayarak aldığınız arabayla ilk deneme sürüşünde ciddi bir kaza yapıyorsunuz. (Gerçi bunlar Evren’in işi. Bu konun ucu sprituel noktalara uzanıyor.) Veya hayatınızın aşkı diye düşündüğünüz, etkilendiğiniz karşı cinsinizi bu yasayla kendinize çektiniz, ama bir bakıyorsunuz ki o kişi sizin için yanlışmış. Bu ilişkiden çok yara alıyor, inciniyorsunuz…….vs. Bu örnekleri çoğaltabiliriz.

 

Peki çözüm ne? Bence istemek kadar, neyi istediğin de önemli! Koçluğun en önemli bir numaralı sorusu “ NE İSTİYORSUN ”dur. Bu noktada koçluk gerekli bence kişiye. Kişinin, bilinçaltından faydalanarak, gerçekte ne istediğini, onun için en doğru hedefin ne olduğunu bulmak çok önemli ! Olay, kişinin Evren’in onayladığı doğru şeyi istemesi… Koçluk oturumlarının en başı sadece kişinin asıl ne istediğini bulmaktır. Bazen, bu seans kadar uzun bile sürebilir….

 

Kişi hedefini, asıl arzusunu kendi kendine koçluk yaparak da halledebilir. Arzusunun negatif ve pozitif sonuçlarını-yönlerini listeleyerek, geçmiş deneyimlerinden yararlanarak, etrafını gözlemleyerek, insanlarla bu konuda beyin fırtınası yaparak kendisi için doğru hedefi bulabilir. Ki eğer tıkanırsa, kendi kendine cevap bulamazsa Profesyonel bir Koçtan destek alabilir.

 

Eğer bu konuda yorumlarınız olursa, Blogumun yorum kısmına yorumlarınızı bırakabilirsiniz.   Sevgimle….. 

 

Yaşam Koçu Pelin Zeybek

 


Tarih: 09:36, 15/11/2007 Kategori: BENIM YAZILARIM _Bu kadarina zaman bulabildim_
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

"The SECRET" Kitabı ve Filminde Önemle vurgulanıp konu Edilen "D

 

 

 

‘The Secret’ ta yer alan düş tablosu konusu üzerinde konuşmak istiyorum biraz. Bunu “The Secret” ta yer alan değerli John Assaraf çok güzel başarmış. Sokak çetelerinin içindeyken, maddi – manevi zirvelere ulaşmış, hayal ettiği maddi güce ve aileye, hayata  kavuşmuş. Ve bunu düş tablosu aracılığıyla imgeleme yaparak, bir taraftan da çalışarak başarmış. Düş tablosunda gerçekten sihir var.

 

Size kendi hayatımdan bir örnek vermek istiyorum. Daha ilk okula başlamadan önce 4,5-5-6 yaşlarımdayken resim yapmaya bayılıyordum. Ve elime boyalarımı, kalemlerimi, kağıtları alıp resimler yapardım. Yaptığım resimlerin içinde en çok doğa resimleri vardı.

 

O zamanlarda ailecek Antalya’da yaşıyorduk. Ve oturduğumuz ev, denize çok yakın olmasına rağmen denizi görmüyordu. Ama karşı dairede oturan babaannemin evinden denizi rahatça seyredebiliyordum. Orda denizle birleşen Toros Dağları  ve deniz manzarası rahat görülebiliyordu. En yüksek Toros Dağı’nın tepesinde ‘Döner Gazino’ diye komik isimli büyük bir cafe-restoran vardı. Ama bu komik adlı mekan, dağın tam tepesinde, sürekli kendi ekseninde dönerdi ve kocamandı. Geceleri de aydınlatması o kadar güçlüydü ki, dağın tepesinde ışıl ışıl görünürdü. Yeni öğrendiğime göre, o yöreye “Tünek Tepe” deniyormuş.

 

Her neyse, ben bu Tünek Tepe’deki Döner Gazinoyu gördükten sonra, yaptığım her doğa resmimde dağın tepesine hep Döner Gazino resmi yaptım. İlkokula başladığımda resim yeteneğimi değerlendirmem için ailem beni resim kursuna gönderdi. Kursta yaptığım doğa resimlerimde, yağlı boya, plastik boya, sulu boya, pastel boya, kara kalem…..vs. her teknikle hep en yüksek dağın tepesine bir Döner Gazino diktim durdum J

 

Artık ilkokul bitmişti, Anadolu Lisesine başlamıştım. Ortaokul birde doğa resimlerinden çok, artık farklı resimler yapmaya başladım. İnsanların resimleri, özellikle güzel kız resimleri yapmak beni daha çok çekiyordu J Yani Döner Gazino faslı kapanmıştı J

 

Ve bu dönemde biz ev değiştirdik. Oturduğumuz kışlık ev artık denizin dibinde ve Toros Dağlarına bakıyordu veeee evden Döner Gazinoyu görebiliyordum !!! Oturduğumuz yazlık mekanlara 3-4 aylığına gidiyorduk, onların bazılarında Döner Gazino’yu görebiliyordum bazılarında göremiyordum.

 

Sonra başka bir eve taşındık, o evdeyse Döner Gazino tam anlamıyla daha da karşımdaydı !!!  İşin en ilginç tarafı şu an Antalya’daki en son oturduğumuz ev Antalya’da Döner Gazino’ya en yakın mekanlardan birisi. Oraya gidince onun dibindeyim J Hem yükseklik, hem de yakınlık olarak onun çok yakınındayım…..   Geceleri ışıl ışıl bana bakıyor ve “Pelin hep beni çocukluğunda çizip durdun, işte beni sonunda çektin….” Der gibi.

 

Gerçekten düş tablosunda sihir var. O kendini gerçekleştiren kehanet. Bir tür imgeleme. Ona bakınca hayal kuruyoruz. Hayal kurmak zihnin gerçekliği yaratma atölyesi. Buna Bilge Robin Sharma çok önem veriyor.

 

Bilinçaltı hayallerden hoşlanıyor. Bir gerçeklik yaratmak istiyorsanız, önce onun hayalini kurmalısınız. Hatta beş duyunuzla. Onun tadını-kokusunu bile düşünün. O hayalin içindeyken  bedeninizde ve ruhunuzda tüm duyguları, değişiklikleri hissedin. Hayallerinizi üç boyutlu ve renkli kurun.

 

Düş tablonuz ise mümkün olduğu kadar renkli, cıvıl cıvıl, şekilsel olsun. Bilinç altımız renkleri, şekilleri, resimleri sever. Bilinç altımız düz yazıdan hoşlanmaz, şiiri sever…..   Bu nedenle benim aldığım koçluk eğitimlerinde eğitmenlerimiz hep renkler, resimler, şekiller kullanırdı, bol bol hikayeler anlatırlardı. Hikayeler en güçlü metaforlardır.  Tüm bunlar bilinçaltımızı devreye sokuyor ve öğrenmemiz kolaylaşıyor.

 

Gelelim benim Döner Gazino’ma J Bu ‘Döner Gazino’ artık benim için bir sembol. Gayelerimin, amaçlarımın, hayallerimin, ulaşacağım zaferlerin zirvesini sembolize ediyor….

 

Hayatımda planladığım bazı mihenk taşları var. Bunları gerçekleştirir gerçekleştirmez, yapacağım ilk işim arabayla o dağa çıkmak ve Döner Gazino’ya gidip, Antalya’ya kuş bakışı bakarak – mekanın üzerinde devamlı dönerek, o büyüleyici manzara eşliğinde yemeğimi yemek J

 

Kendi hayatımdaki gerçekleştirdiğim zaferlerimi orda kutlayacağım. Kendi hayatımda zirveye çıkınca, dağımın zirvesine de gerçekten çıkacağım J Herhalde 5 yaşımda yaptığım resimlerin böyle bir metafora dönüşeceği hayatım boyunca hiç aklıma gelmezdi….

 

Hemen bir flip chart alın ve işe koyulun. Rengarenk düşlerinizi aynen panonuza aktarın. Dergilerden resimler kesin, fotoğraflarınızı, gerekiyorsa başka kişilerin fotoğraflarını yapıştırın, bazı güzel-özel kart…. eşyalarınıza kıyın, renkli bir sürü kalemle yazılar yazın….. Ama düzenli olarak düş tablonuza bakmayı da ihmal etmeyin ve onun sihrini gerçekleştirmesine izin verin. Bunun için “İsteyin, İnanın ve Arzularınızı alın”.

Siz buna değersiniz…..

 

Yalnız dikkat edin, bu size özel, başka insanlar görmesin J Çünkü bize temizliğe gelen hanımın benim düş tablomu gördüğünü hissediyorum J Kadıncağız kim bilir ne düşünmüştür? “Bu kız bir acayip, satanist falan mı acaba ? J” Düş tablonuz sadece size özel kalsın. Ne aileniz, eşiniz, sevgiliniz, çocuğunuz, dostunuz…..vs kimse görmesin derim ben J

 

Sevgimle…

Yaşam Koçu Pelin Zeybek

 

 

 


Tarih: 17:12, 14/9/2007 Kategori: BENIM YAZILARIM _Bu kadarina zaman bulabildim_
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

"The SECRET" Kitabıyla İlgili Küçük bir eleştirim ve Bu kitaba Ş

 

 

 

Öncelikle Rhonda Byrne’ı içten tebrik ediyorum, bu kadar muhteşem insanları bir araya getirdiği ve bu kadar önemli bilgileri –  Çekim Yasasının işleyiş biçimini dünyaya tanıttığı için….

 

Ancak, kitabın adı “The Secret” olması bana şunu çağrıştırdı. Sanki  Evren’de başka hiç sır, yasa yok.  Oysa Evren, başlı başına yasalarla dolu: Kabaladan tutun da daha bir çok SIR - ilke var Evren’de, bilinç altımızdan farkında olmadan vicdanımızla entegre yaşadığımız zaman aldığımız sinyaller….. vs var.   Bence bu kitabın adı Çekim Yasa’sıyla ilgili olmalıydı. Yani Çekim Yasası Evren’in sırlarından biri sadece. Tamam çok önemli ve çok büyük bir yasa ama 1-2 yıl içinde bizleri böyle etkileyen bir birikimle - gerçeklikle daha karşılaşabiliriz. Buna da mı SIR diyeceğiz????

 

Biz bu yasaları farkında veya değil biliyoruz aslında. Çünkü bunlar aslında bizlerin işletim sistemimizde  kayıtlı.  Neden Evren’e ters yanlış bir şey yapınca örneğin beyaz olmayan bir yalan söylenince, kişisel bütünlüğüğe zarar veren bir davranışta bulununca veya etik olmayan bir şey yapınca…..vs. kişinin vicdanı sızlar? Çünkü, aslında Evrensel ilkeler bizde kayıtlı ve bunlara ters düşünce vicdan mekanizması işliyor ve kişiyi uyarıyor: “Heeeeey dostum yanlış yapıyorsun, canın yanacak”.

 

Tıpkı hipnoz duayeni, büyük Psikiyatrist ve Terapist Milton Erickson’ın dediği gibi: Biz insanoğlu, tüm kaynaklara sahibiz. Aslında Rahibe Teresa Ana’nın sonsuz şefkatine ve merhametine, Einstein’ın dehasına, Edison’ın çalışkanlığına-sabrına, Beethoven’ın kulaklarının duymamasına rağmen inanılmaz müzik şaheserleri (9. Senfoni mesela) yaratma potansiyeline, Büyük Atatürk'ün karizmatik liderlik gücüne - üstün dehasına - ruhsal ve dugusal zekasına,  Charlie Chaplin’in mizah yeteneğine, Henry Ford’un krizleri fırsata dönüştürüp ne olursa olsun hiç vazgeçmeyip - vizyonuna gitme gücüne, Bill Gates’in iş kafasına, gözleri görmeyip-kulakları duymayıp-konuşamayan, çocukluğu bir köpek yavrusu  gibi geçen Hellen Keler’ın kendi karanlığında aydınlığını görmeyi-evrenin sesini duymayı-iç sesinin dediklerini söylemeyi başarma gücüne…….vs.  HEPİMİZ SAHİBİZ !  

 

Benim aldığım koçluk ekolü hipnoz duayeni, büyük Psikiyatrist ve Terapist Milton Erickson’ın çalışmaları üzerine kurulu bir ekol. Ve bizlere bunlar öğretildi, bilinçaltımıza ulaşmayı ve buradan iç kaynaklarımızdan yararlanmayı.  Hepimiz ihtiyaç duyduğumuz tüm kaynaklara sahibiz...

 

İçimizdeki Evren’de tüm sırlar, tüm bilgiler, tüm deha, tüm bilgelik, tüm ışık, tüm sevgi gizli. Hepimiz bu öz ve büyük hediyeyle dünyaya gelmişiz. Bütün olay o içimizdeki o gizli hazineye ulaşabilmek, içimizdeki kaynaklara ulaşabilmek….

 

Bu “The Secret” kitabını beğenmediğimi düşünmenizi istemem. Bugüne kadar başıma gelen bir çok şeyin açıklamasını, bilinçsiz olarak nasıl Çekim Yasasını kullanmış olduğumu, bu yasaya göre pozitif ve negatif neler yaptığımı fark ettim. Ve Çekim Yasası’nı öğrendikten sonra artık neler yapacağımı anladım.

 

Daha bu kitap , film çıkmadan önce ABD’nin en iyi kazanan Yaşam Koçu Terry’nin koçluk ekolünden öğrendiğim bir teknikle kendime kocaman renkli, cıvıl cıvıl bir düş tablosu yapmıştım. Çekim Yasasını öğrendikten sonra bunun ne kadar önemli olduğunu iyice anladım. 

 

Ayrıca Rhonda’ya çok teşekkür ediyorum bu kitap ve filmde yer alan değerli öğretmenleri, kişileri  karşımıza çıkarıp ve bize tanıttığı için.  İnsanlar en güzel öğrenme şeklidir, doğru ve dolu olanları bizlere modeldir. Çok heyecanlandığım, kendimden ortak şeyler  bulduğum bu değerli isimler bana ilham kaynağı oldu.

 

Özellikle bu filmde ve kitapta yer alan, çok büyük zorluklarla karşılaşmış ve bu engelleri aşarak devleşmiş, güçlenmiş, bilgeleşmiş, güzelleşmiş, iç özgürlüğüe kavuşmuş - kendini baştan inşa etmiş insanların yaşadıklarıyla, karşılaştıklarıyla kendimden çok ortak noktalar buldum. Kendimin de onlar gibi kanatlanacağını bilmek bana coşku veriyor...

 

Her bir insan çok önemlidir; BİR, her şeydir; BİR, bütünün (holistik) parçasıdır; Her BİR İNSAN aynı zamanda bir EVREN’dir…. Teşekkürler Rhonda beni çok güzel Evren’lere götürdüğün için ve bu kişilerin bana ilham kaynağı olmasını sağladığın için……

 

Bu konuda sizlerle paylaşmak istediğim çok şeyler var daha aslında ama sıkıcı olmasın, bölerek paylaşayım gözlemlerimi. 



Sevgiyle…..     


Yaşam Koçu
Pelin Zeybek

 

 

 

 

 


Tarih: 19:40, 13/9/2007 Kategori: BENIM YAZILARIM _Bu kadarina zaman bulabildim_
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

EGOMUZ - Ah şu bazı insanların kötüye kullandıkları, bazılarının




‘PEKİ YA EGOMUZ?’

 



Biz bilinci içinde hareket etmek, egosuz olmak, kıskanmamak, alçakgönüllü olmak, katkı vermek, ben merkezci olmamak, takdir etmek, hep ‘ben’ dememek…… Bunların bilgelik ve bireysel gelişim yolumuzda önemli değerler-erdemler olduğunu biliyoruz. Toplum, kitaplar, filmler bize bu doğruları dolaylı ve dolaysız olarak empoze eder.

 

Bunlara katılıyorum…. Peki ya egomuz??? Egomuzu yüceltici ya da onun ne işe yaradığına dair söylemlere egosuzluk kadar çok rastlamayız. Tanrı, bize egomuzu niye vermiştir? Neden refleks olarak onu koruruz? Onu, çiğnetince neden kendimizi kötü hissederiz?

 

Oysa ego, en az egosuzluk kadar önemli. Önce kendimizi sevmeden, kendimize değer vermeden nasıl diğer insanları sevebilir, onlara değer verebiliriz? Ego bizim zırhımız. Bizim sınırlarımız. Bizim özelimiz. Auramızın kalınlığı-gücü bile egomuzun gücü ve kendimize verdiğimiz değerle orantılı. Kimsenin egomuzun, sınırlarımızın içine biz izin vermediğimiz sürece girmeye hakkı yoktur. Sınırlarımız olmalı ki, ilişkilerimiz kaliteli olsun. Bu sınırlar herkese olmalı. Eşimize, sevgilimize, çocuğumuza, annemize, babamıza, kardeşlerimize, arkadaşlarımıza, dostlarımıza, tanıdıklarımıza…..vs. Bu sınırlar olmazsa, bireysel özgürlüğün-‘ben’ olmanın ne anlamı var? Sınırlar olmazsa, ilişkiler de zarar görür.

 

Bu sınırlar; mesafe değildir, ciddiyet-samimiyetsizlik-uzaklık değildir, derinliklerimizi-özel konularımızı paylaşmamak değildir…. Bu sınırlar: “Bu sensin ! Ben, sana sen olduğun için saygı gösteriyorum, sınırlarını-seni olduğun gibi kabul ediyorum. Başka bir sen aramıyorum. Senden, başka biri ya da hayal ettiğim biri olmanı beklemiyorum. Senin alanına-seni çevreleyen bu daireye  değer veriyorum. Ne kadar girmem gerektiğine ancak sen karar verirsin. Ama tüm bunlar, benim için de geçerli” demektir.

 

Sadece günlük iletişimlerimizde değil, aşk ilişkisinde de ‘EGO’muza sahip çıkmak çok önemlidir. Televizyonda Hıncal Uluç’un “Pride and Prejudice (Gurur ve Önyargı)” filmine yaptığı yoruma denk gelmiştim bir kere. Çok güzel bir şey söylemişti. Aşkta gururun olmaması gerektiğini savunanlar olduğunu söylemişti. Ve demişti ki, oysa aşk gurursuz olmaz. Gurur olmalı ki, aşk aşk olsun, aşk kaliteli olsun. Sadece, aşkta önyargının yanlış olduğunu düşünüyorum demişti. Ve gerçekten de Hıncal Uluç’un yorumları filmle bire bir örtüşüyordu. Filmde, gurur aşkı yüceltmiş; önyargıysa yıkmıştı…. 

 

Anneannemin en sevdiği sanatçı olan Sezen Aksu da ‘EGO’nun aşktaki önemini ele almış ve bu temayı  kaleme almış sözlere ve müziğe döküp-bestelemiştir:

 

“Ölürüm yoluna ölürüm de yine boğun eğmem
  Yakarım dünyayı uğruna ama sana eğilmem
  Öyle sınırsız öyle derin öyle çok severim ki korkarsın
  Kuruyup çöle dönsem de pare pare olsam da yenilmem

  Bak, yüreğime bak
  Ateşimi gör, içimi hisset
  Hadi hazırım yeter ki
  Onursuz olmasın aşk"

 

Egomuzu nerde salıvereceğimize, nerde sahip çıkacağımıza iyi karar vermek durumundayız. Aksi halde, ikisi de bize zarar verecektir.  Hayatta her şeyin ince-hassas dengeler üzerine kurulduğuna inanıyorum. Evren’de bile bu böyle. Dünyayla ayın arasındaki çekim kuvvetinin ayarı değişse büyük bir çarpışma ya da tersi olurdu. Tıpkı bunun gibi, gereğinde egomuza tutunmak, gereğinde de onu bırakmak durumundayız. Bir söz vardır: “Bir kişiye kendinden fazla değer verirsen; ya onu kaybedersin ya da kendini.”

 

‘Kabala’nın Gücü’ Kitabında ‘Yehuda Berg’in ele aldığı bir konuyu aktarmak istiyorum: Onurumuzun, gururumuzun, kişiliğimizin, egomuzun zedelenmesi-yara alması bizim canımızı çok yakar ! Bu insana yapılabilecek çok büyük kötülüklerden biridir.. Nerdeyse silah-bıçak çekip kan akıtıp, öldürmek kadar kötüdür. Onur/Gurur/Kişilik zedelenince-incinince, ne deriz: “Utancından yüzü kızardı.” İşte, bu yüzüne kan hücum etmesidir, kan akıtmaktır; tıpkı bıçakla-silahla olduğu gibi…..  Onuru-gururu kırarak insan yaralamak Evren katında diğer büyük kötülükler gibi, büyük bir negatif tohum ekmektir. Adam öldürmek kadar bile kötüdür.  Bu kitapta, kanımızın akıtıldığı böyle durumlarda yapmamız gereken tekniği çok güzel anlatıyor:

 

Özetle, kısaca değineyim. Diyelim, biri sizin onurunuzu-gururunuzu kırdı-incitti ya da size çok kötü bir şey yaptı, size zarar verdi…. Siz, ani olarak bazı duygular hissedersiniz. Bu bazen, içinizden gelen büyük bir öfke-nefret-kızgınlık dalgasıdır, bazen aşırı hassasiyet-yıkılma-duygusallık-zayıflıktır…….vs. bu ilk baştaki içinizden gelen ilkel tepkiyi bastırın, derin derin nefes mi alırsınız, içinizden 10’a kadar mı sayarsınız, aşkınızın yüzünü mü düşünürsünüz, filmlerdeki gibi kafanızda, onun suratına-kafasına patlatma sahneleri mi canlandırırsınız……. Yani sabredin-tepkisiz kalın, ta ki o ilkel duygu patlamanız geçinceye kadar. Sonra, dineceksiniz, sakinleşeceksiniz…. Bunu başardığınızda, Evren’den büyük bir ışık alacaksınız. Ve o an gerçekten yapmanız gerekeni yapacaksınız. Siz Evren’le birlikte hareket edeceksiniz. Bu bir sihir, hokus-pokus değil. Bu Evrensel bir yasa tıpkı yerçekimi, çekim yasası(Secret), ay-denizdeki gel-git, iyilik yaparsan iyilik bulursun, Fizik-Kimya yasaları…….. gibi. Bu ne dini bir şey, ne de bir ritüel… Bu sadece, bilimsel bir gerçek… Evrensel yasalardan biri. Aslında teknik bir olay….. Kitabı okursanız bunu göreceksiniz, tamamen teknik bir yasa; nasıl ‘Secret’ kitabını bilimsel bir gerçek olarak yorumladığımız gibi…….

 

Egomuzun beslenmeye, okşanmaya de ihtiyacı vardır, böyle yaratılmışız: Doğal olarak, takdir görmeye-onurlandırılmaya-beğenilmeye-güzel söz duymaya-kendimizi ifade etmeye-kendimizi gerçekleştirmeye-bir iz bırakmaya-başarı duygusunu yaşmaya ihtiyaç duyarız…. Ama bunun dozajını çok iyi ayarlamak lazım. Fazlası, bağımlılık-yüksek ego yapar ve var olmak için artık aynaya bakar gibi insanların yüzüne-ağızlarına bakmaya başlayabiliriz…  Türkiye’de ve Dünyada, bir çok ünlü kişi bu tuzağa düşmüştür ve ego sarhoşluğunda kendini-değerlerini-kalitesini-çizgisini kaybetmiştir…

 

AYRICA, BİR DE MADALYONUN ÖTEKİ YÜZÜ VAR.  Nasıl egomuza sahip çıkmamız gereken durumlar varsa, aynı zamanda tersi de söz konusu. Egomuz bazen bizi ısrarla tuzağına düşürmek ister. Bizde büyüklenme yaşatmak ister. O anlarda da yukarda anlattığım gibi, ışık almak istiyorsak, onu frenlemeliyiz. Şöyle örneklendireyim; sosyal bir ortamdasınız ve çevrenizdekilerle sohbet ediyorsunuz.  Etrafınızdakiler, tek tek kendilerini anlatıyorlar, sahip olduklarını, başarılılarını, yani kendilerini met ediyorlar bir güzel.....vs.  O anda siz de "ya ben de varım, beni de bir görsünler, hadi bakalım sen de başla....". İşte bu durumda, içimizdeki büyüklenmeyi susturup, "BEN...." dememek, metince susmak, egonuzu yenmek....... Ve ışık aldınız, büyüklenmeyi, egoyu yendiniz. Bu iç özgürlüktür. Ve aldığınız ışık, hayatınızı aydınlatacak ve arzularınızı  kendinize doğru çekeceksiniz.

 

Aslında egoyu ve egosuzluğu anlatan öz bir yazı oldu bu…. Oysa, oldukça derin ve kapsamlı bir konu. Ve ayrıca, psikolojinin-felsefenin önemli bir konusu…. Yazılması, konuşulması gereken  çok şeyler var aslında daha….  Ve bu konu daha çok yönden de ele alınabilir.

 

En azından bu yazıdan sonra; bir karar alalım:

 

Her sabah uyandığımızda, aynaya kocaman gülümseyelim ve kendimizi kucaklayıp-kendimize ‘Seni çok seviyorum, Sen çok değerlisin’  diyelim.

 

Hatta bazı anlar, kendi güzel yönlerimizi – başarılarımızı kendimize hatırlatıp; sağ elimizi, kalbimize yakın sol omzumuza vurarak kendimizi pış pışlayalım. Aferin be dostum, İyi gidiyorsun! Diyelim…...  

 

Ve yaşamı paylaştığımız herkesi, yeri geldiğinde takdir edelim-onurlandıralım-onların güzel yanlarını  söyleyelim…..  Bir insana yapılabilecek en büyük iyiliklerden biri de, kişinin kendisinin bile fark etmediği güzel bir yanını-özelliğini ona göstermektir.

 


Yaşam Koçu Pelin Zeybek

 




Tarih: 13:17, 14/8/2007 Kategori: BENIM YAZILARIM _Bu kadarina zaman bulabildim_
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

<- Son Sayfa | Sonraki Sayfa ->