KİŞİSEL SİTEM - "Birbirimize Hayat Yolculuğunda Yardım Etmek İçin Buradayız" ....

Tanım

Sizlerle ÖZGÜRCE bilgilerimi, duygularımı, düşüncelerimi, bazen iç dünyamı, her konuda herşeyi paylaşmak istedim.... Sizlerle gülmek de :) Dilerim Profesyonel ortamlarda yazılarımı yazdığım günler geldiğinde, bu yeni ortamlarda yine karşılaşırız ve sizlerde tekrar olumlu etkiler yaratabilirim... NEŞELİ günler... Sevgimle...


Bağlantılarım

* Ana Sayfa
* Profilim
* Arşiv
* Arkadaşlarım
* **DÜNYANIN GELMİŞ - GEÇMİŞ EN BÜYÜK DÜNYA LİDERİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK - SENİ HER GÜN SAYGIYLA ANIYORUZ ve ÇOK ÖZLÜYORUZ - Muhteşem ve Zengin bir ATATÜRK Sitesi - Profesyönel Hazırlanmış ATATÜRK Takviminden çok yararlanacaksınız
* **(1901 - 1980 yılları arasında Dünyamızı Ziyaret Etmiş) BÜYÜK Psikiyatrist Dr. ve Psikolog, Hipnoz Duayeni Milton ERICKSON'ın Hayatından Kesitler / Kendisi Psikiyatri ve Terapi Bilimine Yön vermiş Psikiyatristlerin Duayenidir / MUCİZE BİR İNSANDIR !
* **Benim Muhteşem Rol Modelim - Motivasyon kaynaklarımdan OPRAH'ım! Zengin bir site ve değerli OPRAH WINFREY'i tanıyabileceğiniz bir ortam!
* **ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ
* **Teşekkürler TUNCAY ÖZKAN ! Hakettiği saygınlığa ve onura kavuşmuş; İnsanların maddi-manevi güç ve barış içinde yaşadığı; demokrasinin ve Cumhuriyetin fiilen yaşatıldığı PIRIL PIRIL - AYDINLIK - MODERN bir TÜRKİYE isteyen KAÇ KİŞİYİZ BİZ ???
* **TSK GENEL KURMAY BAŞKANLIĞI
* **TEMA Vakfı - Sayın Hayrettin KARACA !!!
* **OSHO - (1931-1990) yılları arasında dünyamızı ziyaret etmiş DEĞERLİ BİLGE Prof. OSHO / Bir deyişle lakabı ZORBA BUDA - Ondan Öğrenecek Çok Şey var - Siteden Yararlanacaksınız
* **Anthony ROBBINS - Muhteşem Başarılı bir MOTİVATÖR/YAŞAM KOÇU - Sıfırlardan ZİRVEYE Ulaşmış bir İLETİŞİMCİ - YAŞAM USTASI - Bende çok özel bir Yeri Vardır ! - (Özellikle "İçindeki Devi Uyandır" Kitabını Mutlaka Okuamak Gerek ! Gerçek bir Baş Ucu Kitabı)
* **Büyük bir Bireysel Gelişim Ustası ve Önemli Bestseller Kitapların Yazarı, değerli bir düşünür ve konuşmacı Stephen R. COVEY (Ulviliğin, Etikliğin, Erdemin SEMBOLÜ bir BİLGE)
* **M. Scott Peck çok önemli Bireysel Gelişim/Spiritualizm Alanında Bestseller Kitaplarının Yazarı (Özellikle "Az Seçilen Yol"u Mutlaka Okumak Gerek !)
* **Dr. Wayne W. Dyer - Türkiye'de herkes onun şu 2 kitabını mutlaka okumalı bence: "Hatalı Alanlarınız", "İpler Kimin Elinde(Kurban Olmamak/Kendin Olmak)" - Çünkü bu 2 kitaptaki yaklaşımlara genelde Türk insanımızın çok İhtiyacı Var
* **Robin SHARMA - İlk 'Ferrarisini Satan Bilge' Kitabıyla adını duyurmuş, genç yaşta BİLGELİK noktasına varmış bir YAŞAM KOÇU (Ultra yüksek standartlarda bir yaşamı olan, ÇOK BAŞARILI bir Avukatıyken, trafik kazasında 2 yaşındaki kızı, meleği kollarında öldükten sonra; DERİN ACISI onu önce şiddetli kaosa-dağıtmaya sonra da tüm malvarlığını satıp - paradan vazgeçip Himalaya Dağlarındaki 'Sivana Bilgelerine' sürüklemiş.)
* **NLP GRUP - NLP Practitioner Eğitimimi Aldığım ve Eğitiminden Çok Çok Memnun Kaldığım bir Eğitim Kurumu - Siteyi Gezerseniz Çok Beğeneceğiniz Çok Efektif/Etkin/Yüksek Kazanımlı Eğitimlerle Tanışacaksınız !
* **Profesyönel, ICF Akrediteli Yaşam/İŞ/Kurumsal/Bireysel KOÇ "DOST Can Deniz" - MareFidelis Koçluk ve Danışmanlık (Hem koçluk desteği, hem de Eğitimler Alabilirsiniz) - İstanbul
* **Profesyönel, ICF Akrediteli Yaşam/İŞ/Kurumsal/İlişkiler/Ebeveyn/Spritüel/Satış/Kariyer/Bireysel KOÇ "Fatoş AYVAZ" - FA COACH ACADEMY - Profesyönel Koçluk Eğitimleri ve Koçluk Desteği alabilirsiniz - ABD'nin ençok kazanan KOÇU Terri Levine'nin Koçluk Ekolünün tüm KOÇLUK Eğitimleri verilmektedir
* **Tamamlayıcı TIP Doktorum Değerli 'Dr. Hüseyin NAZLIKUL' ( TR'nin DÜNYA Standardında Tamamlayıcı Tıp DUAYENİ - Nöral Terapi ve Regülasyon Derneği Kurucusu - Etik/Gerçek bir TIP Adamı) - Nişantaşı / İstanbul
* **Tamamlayıcı TIP Doktorum Sevgili Asuman KAPLAN ALGIN (Türkiye'nin sayılı en başarılı ve en POZİTİF tamamlayıcı tıp doktorlarından - Antalya)
* **Tamamlayıcı TIP Doktorum Azem ÇOBANER - SİNYAL OZON Tıp Merkezi (Antalya) - OZON'un Muhteşem Sağlık ve Tedavi Gücüyle Tanışın.
* **Dünyada "The Secret" / SIR Adıyla Çekim Yasasını Anlatan ve Evren'in/Hayatın Sırlarını Anlatan Kitabın, Çok Yararlanacağınız Web Sitesi
* **What The Bleep Do We Know? / Ne Biliyoruz ki? Hepimizin İzlemesi Gereken Bir Film. Quantum Fiziğini ve Gerçekliği Algılamak İsteyen - MetaFiziğe Duyarlı Herkesin Ziyaret Edebileceği Zengin Bir Site!

Kategoriler


BÜYÜK ATATÜRK'ün Sevdigi ŞARKILAR! ATAM Türkiye'ye bakt








İstediğiniz Şarkıyı Tıklayınız.....



Atatürk'ün Sevdiği Şarkılar :






Merhaba Mustafa Kemal Paşa :



Bayati Taksim
(2.95 Mb)

Merhaba (1.99 Mb)
Bayati S. Se (6.70 Mb)
Viola - Kanun (2.20 Mb)
Atanın Sevgi Nefesi (3.95 Mb)
Mustafa Kemal (2.81 Mb)
Ritim Sol (639 Kb)
Merhaba (1.99 Mb)
Sarayburnu 1934 (5.32 Mb)
Ud Taksim (3.17 Mb)
Keman Solo (2.66 Mb)
Ataya Merhaba (2.00 Mb)





Tarih: 14:57, 17/6/2009 Kategori: ATATURKUMUZ ATAMIZ - Ah cok erken gittin
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

İÇİMİZDEN BİRİ ATATÜRK.... ( Araştırmacı Yazar Prof. İlknur GÜNT




İçimizden Biri ATATÜRK

 


İçimizden Biri ATATÜRK

 



Araştırmacı Yazar Prof. İlknur GÜNTÜRKÜN KALIPÇI

 



Hepimizin bildiği gibi Mustafa Kemal ATATÜRK dünya döneminin liderleri içerisinden 21 nci yüzyıla geçebilen tek liderdir. Üstelik diğer liderler kendi halkları tarafından yok edilmemin acısını yaşamışken, o hala halkının ve dünyanın nabzında en büyük canlılığıyla, sevgisiyle, saygısıyla hala yaşayabilen dünyadaki tek lider.

Önemli olanda sanırım, yaşarken ölmek değil, öldükten sonra da bu kadar uzun süre canlı kalabilmeyi başarmak değil midir?

ATATÜRK’ü biz hep tarihe mal olmuş yönleriyle tanıdık: Asker ATATÜRK ya da

devlet adamı ATATÜRK olarak.

Bu verdiğim örnek dünyada tek olan örnektir. Zaten herhalde bir başkasına da rastlamamız mümkün değil. En büyük düşmanı; hani şu ordularını denize döktüğü düşmanı, Yunan başkomutanı Trikopis. Hiçbir zorlama olmadan, hiçbir baskı olmadan her Cumhuriyet bayramı Atina’daki Türk büyükelçiliğine gidiyor Trikopis, ATATÜRK’ün resminin önüne geçiyor ve saygı duruşunda bulunuyor. Böyle bir saygıyı en büyük düşmanında uyandırabilen bir Mustafa Kemal.

Yıl 1938, General McArthur’un en zor, en problemli, en buhranlı dönemi. Birden çok sıkılır ve yanında duran yüz yirmiden fazla kişiye döner ve aynen şöyle der:

Şu anda hiçbirinizi değil, büyük istidadı ile Mustafa Kemal’i görmek için

neler vermezdim” dedirten o büyük özlemi ve onu oluşturabilen Mustafa Kemal’i.

Yada, yıl 1938. Bir İran’lı şair bir Tahran gazetesine ölümü üzerine bir şiir yazar. İşte o şiirin iki mısrasını sizlerle paylaşmak istiyorum. Diyor ki;

Allah bir ülkeye yardım etmek isterse onun elinden tutmak isterse başına Mustafa Kemal gibi lider getirir.” dizelerindeki bu kıskançlığı oluşturabilen Mustafa Kemal.

Yıl 1976, UNESCO üyelerine bir öneriyle gelir. Öneri paketindeki bir cümleyi  sizlere okumak istiyorum. Diyor ki ”Bu gün UNESCO’nun üzerinde çalıştığı bütün projelerin isim babası Mustafa Kemal’dir.” Öneri nedir ? Öneri ise onun doğumunun yüzüncü yılında, 152 üyesi vardı UNESCO’nun 152 ülkenin devletleri aynı anda kutlasın önerisidir. Birden İsveç delegesi ayağa kalkar ve şöyle söyler:

Ne yani dünyada bu kadar devlet adamı var hepsinin doğum gününü böyle kutlayacak mıyız?” şeklindeki kinayeli sözlerine, Rus delegesi ayağa fırlar yumruğunu masaya vurur ve 152 ülkenin delegelerine aynen şöyle söyler;

Genç delege arkadaşım hatırlatmak isterim ki ATATÜRK öyle dünyadaki herhangi bir lider değildir, bırakın onu bir yıl anmayı her ülke her problemimizde çare olarak aramalıyız” sözlerini döktürtebilen bir Mustafa Kemal. Sonra nemi olur?

UNESCO tarihinde ilk ve tekdir hiç negatif oy yok, hiç çekimser oy yok 152 ülke şu metne imza atar; hani İsveç delegesi demişti ya “ne yani” diye. O İsveç delegesi bu imzanın atıldığı gün mikrofona gelir ve aynen şunları söyler;

Ben ATATÜRK’ü inceledim bütün ülkelerden özür diliyor ilk imzayı ben atıyorum” diyecektir.

İşte o muhteşem belge diyor ki;

“ ATATÜRK KİMDİR; ATATÜRK ULULARARASI ANLAYIŞ, İŞBİRLİĞİ, BARIŞ YOLUNDA ÇABA GÖSTERMİŞ ÜSTÜN KİŞİ, OLAĞANÜSTÜ DEVRİMLER GERÇEKLEŞTİRMİŞ BİR İNKİLAPÇI, SÖMÜRGECİLİK VE YAYILMACILIĞA  KARŞI SAVAŞAN İLK ÖNDER, İNSAN HAKLARINA SAYGILI, DÜNYA BARIŞININ ÖNCÜSÜ, BÜTÜN YAŞAMI BOYUNCA İNSANLAR ARASINDA RENK, DİL, DİN,  IRK AYIRIMI GÖSTERMEYEN, EŞİ OLMAYAN DEVLET ADAMI, TÜRKİYE

CUMHURİYETİNİN KURUCUSU”

Var mı böyle bir metin! Bir filozof derki “bir ülke için kıstas aradığınız zaman o ülkenin en büyük liderini gözden geçirin” şu anda kıstas arayan ülkelere sanıyorum bundan daha iyi bir metin gösteremeyiz. İşte bu metin 152 ülke tarafından imzalanmıştır. Eşi olmayan devlet adamı metni. Peki daha sonra ne olmuştur; 151 ülkede hemen hemen bir yıl boyunca her yerde bu metni görebiliriz, soruyorsunuz bana o bir ülke kim? İşte o ülkenin adını vermeye benim dilim maalesef varmıyor.

Hadi gelin Haiti’ye gidelim. Yıl 1996, Haiti Cumhurbaşkanı ölür. Bir vasiyet bırakmıştır. Haiti’ye baktım haritada bir kutup kadar uzak ülke. Haiti Cumhurbaşkanı 1996 da öldüğünde vasiyeti açılır. Vasiyetinde mezar taşına yazılması için bir metin bırakmıştır. Haiti Cumhurbaşkanının bugün mezar taşında yazan hitabeyi sizlere okumak istiyorum. Diyor ki “Bütün ömrüm boyunca Türkiye’nin lideri Mustafa Kemal ATATÜRK’ü anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm

Peki yıllar bir şey değiştirir mi? Hayır. 2000 yılında bizim medyanın kaçırdığı bir bilgi var, ABD Başkanı milenyum mesajını veriyor. Mesajın bir yerinde aynen şunları söyler; “Bugün milenyumun hiç şüphe yoktur ki tek devlet adamı Mustafa Kemal ATATÜRK’tür. Çünkü o yılın değil asrın lideri olabilmeyi başarmış tek liderdir.” 2000 de ABD Başkanına işte bu gerçeği de ifade ettirebilen bir Mustafa Kemal var.

Asker Mustafa Kemal’in, Devlet adamı Mustafa Kemal’in çok dışında bir Mustafa Kemal.

2003 de bir şey değişti mi?, 2004? Hayır. 2004 de bir konferans veriyorum birden bir hanımefendi ayağa fırladı. Dedi ki “Ben Norveçliyim ve şu anda Norveç’te çok sık kullandığımız bir deyim var, bu deyimin anlamını anladım” dedi. Hanımefendi “nedir o deyim” dedim. “Norveççe’de “ATATÜRK gibi düşünmek” deyimi var. Çok sık kullanırız bu deyimi” ”nerelerde kullanırsınız” dediğimde “Hani bir problem veririz çöz diye o da tembellik eder çözmez. Deriz ki ona bu problemin mutlaka çözümü var. Birde ATATÜRK gibi düşün”. O gün otelime geldim televizyonu açtım o kadar çok kişiye bir de ATATÜRK gibi düşün dediğimi hatırlıyorum ki galiba Norveççe’den çok bizim dilimizin bu deyime fazlasıyla ihtiyacı var diye düşünmeden de edemedim.

Yıl 1937, Münir Hayri EGELİYLE odalarına çekilirler. Çankaya’ da ne mi yaparlar? ATATÜRK bir film senaryosu yazmıştır, adını da koymuştur; “Ben bir İnkılap Çocuğuyum” dur adı. Kendi yazdığı film senaryosunu Münir Hayri EGELİ çekecektir, ATATÜRK oynayacaktır. Ama yıl 1937’dır, ömrü vefa etmemiştir. Derim ki haydi filmciler bulun bu senaryoyu filme çekin pokemondan çok daha faydalı olacağına ben kesin gözüyle bakıyorum.

Bu arada ATATÜRK’ün her şeyi iyide ben iddiadan vazgeçtim, tamam dedim. Kesinlikle iddia falan yok artık, iddiayı Mustafa Kemal kazandı ama merak ediyorum nasıl yaptı diye. Asıl sır nerde? O sırada en büyük lider eleştirmeninin sözü geldi elime. Liderleri çok sıkı eleştiren bir eleştirmen diyor ki ATATÜRK için “Liderler içerisinde eleştiri acizliği yaşadığım tek lider Mustafa Kemal’dir. Çünkü bütün Rönesans, bütün reform, bütün aydınlanma çağı etkinlikleri bir adamın kafasında toplanmış, bir çağa sığan etkinlikler on yılda başarılmış, bu büyük bir mucizedir en büyük radikal Mustafa Kemal’dir” bunu biz demiyoruz dünyanın en büyük lider eleştirmeni diyor. Peki, tamam laf iyide diyorsunuz ki laflar karın doyurmuyor, Esas sır nerde çok merak ediyorum. On yılda bir bakıyorsunuz kara tahtanın başında harf öğretiyor, bir bakıyorsunuz şapka giyiyor, bir bakıyorsunuz tiyatro eseri oynatıyor, yok efendim arkeolojik kazılara gidiyor, tren raylarının genleşme hesabını yapıyor, Ankara’daki caddelerin ne kadar mesafede olacağı konusunda şehirleşme planları yapıyor, E on yılda bunların hepsi peki nasıl? Ben esas sırrı nerde buldum biliyor musunuz? Onun bir sözünde. Ama bu bence, ve dedim ki bu sözü okuyunca keşke şu karga kovalamasını kafalarımıza yerleştireceklerine şu sözünü yerleştirselerdi herhalde Türkiye çok farklı bir yerde olurdu şu anda. ATATÜRK diyor ki “Çocukluğumda elime geçen iki kuruştan birini eğer kitaplara vermeseydim bu gün yapabildiğim işlerin hiçbirini yapamazdım”. Esas sır bence burada. Çocukluğunda eline geçen iki kuruştan birini kitaplara verdiği için 35 yaşında general, 40 yaşında başkomutan, 42 yaşında cumhurbaşkanı, 46 yaşında dünyada pek çok reformist var ama hiç biri dile dokunabilmeyi cesaret edememiştir; dile dokunabilen tek reformist Mustafa Kemal’dir. İşte bunu yapabilen ve 53 yaşında nutku yazan genç olarak tarihimize geçecektir Mustafa Kemal.

Okumayla, ama nasıl okuma biliyor musunuz? Bildiğimiz gibi bir okuma değil. Sizi 1914 Anafartalar’a götürüyorum. Anafartalar’da savaşın bir dinlenme yerinde çadırınıza gelirsiniz postalları çıkarır rahatça dinlenmek istersiniz. Öyle bir şey yok. Macar Türkoloğu Nemetin, Fransız Türkoloğu Devinin Türkoloji albümleri duruyormuş. Açıyor onları okuyor Mustafa Kemal. Diyorlar ki “niye bunları okuma gereği duyuyorsun” verdiği cevaba bakın; onlara diyor ki: “Savaştan sonra bu dilin değişme ihtiyacı var onu tespite çalışıyorum”. Yıl 1914, gelelim 1916’ya. Bitlis cephesi komutanı Mustafa Kemal Bitlis cephesinde çökmekte olan bir cepheyi kurtarıyor ve çadırına geliyor, yaveri İzzettin ÇALIŞLAR’ı çağırıyor ve eline bir not veriyor. Notta ne yazıyor biliyor musunuz? “Savaştan sonra ilk işimiz Türk kadınına serbestisini vermek, onu erkeğinin yanında eşit haklara sahip kılmak”. Yıl 1916, Türk kadının değil adı, değil kimliği, hiçbir şeysi yok. Sokağa çıkma hakkı olmayan bir Türk kadını. Peki sizce tam savaşın en hararetli zamanında neden Türk kadını geldi Mustafa Kemal’in aklına. Ha, Kurtuluş Savaşında gördüğümüz kadın manzarası, değil ATATÜRK’ü, dünyayı şaşırtan bir manzaradır. Ülkelerin savaşları olmuştur ama top yekun savaş örneği ilk defa Kurtuluş Savaşında görülmektedir.

Atatürk bu savaşta Ayşe Hatunu tanımıştır Ayşe Hatunu hepimiz tanıyoruz. Bilmeyen var mı içinizde? Onun yapabildiğini acaba hangi ülkenin kadını yapabilir? yada zamanımızda hangi kadın yapabilir? Benim bir kızım bir oğlum var inanın bu kadar araştırmacıyım düşünüyorum. Biliyorsunuz sekiz aylık kızı kucağında omzunda mermi ve cepheye cephane götürüyor. Sekiz aylık kız dinler mi düşmanı, ağlamaya başlıyor. Ve bu sırada ölmesi falan problem değil Hatunun, ama düşman eğer onları fark ederse çok kısıtlı olan cephane cepheye gidemeyecek, bütün düşüncesi o Ayşe Hatun’un. Ve bu arada çocuğunu göğsüne yaslar, düşman biraz geç gider, indirdiği zaman kendi elleriyle çocuğunu şehit ettiğini görecektir Ayşe Hatun yada diğer adıyla Tayyibe Hatun. Peki ne yapar? çocuğunu koyar üzerini bayrakla örter ve aynen şunları söylemiştir. Kafile başkanı komutanımız aktarıyor bunu. “Sen yüzlerce binlerce yıl sonra doğacak Türk çocukları için şehit oldun” (yani şurada oturan bizler için şehit olan) “bu benim içinde senin içinde bir şereftir. Yeterki vatan sağolsun” diyor, omzuna alıyor cephanesini ve yola koyuluyor. Hanımefendiler içinizde anne olanlar var. Lütfen bir an için düşünün, çocuğunuzu göz önüne getirin. El bebek gül bebek büyütüyoruz, gözünün içine bakıyoruz, tercih yapın sizden sonraki kuşak mı, çocuğunuz mu? İşte bu Ayşe yada diğer adıyla Tayyibe Hatunu tanıdı Mustafa Kemal.

Kurtuluş Savaşında Kütahya sırtları, eksi 30, eksi 40. Ve 75-80 yaşlarında bir nine. Gerisini gelin kafile komutanı Mustafa Necati’den dinleyelim. Mustafa Necati neyi görür? Bütün yorgan battaniye ne varsa cephanenin üstüne örtmüş kendisi pazen elbiseyle. Aynen şunları söyler “nine kar sepeliyor hava çok soğuk bari şu yorganı alsan sırtına” dediğinde aldığı cevap ”dokunma ona, o millet malıdır, nem kapmasın. Ben bir ölürüm ama onunla binler doğacak binler. hayır oğlum hayır hiç üşümüyorum, soğuğu hiç duymuyorumki. Düşman bu topraklara girdi gireli benim içim yanıyor içim a oğul” diyen bir nineyi tanıdı Mustafa Kemal. Albay Hulusi ATAK’ın kafilesinde olan genç bir kadınımız hastadır ve cephane taşırken yere düşmüştür, ölmek üzeredir. Hulusi ATAK sorar “bacım bana adını söyle seni tarihe yazdıracağım” dediğinde aldığı cevap “adımı ne yapacaksın a oğul yaz benim adım Anadolu” cevabındaki adımın ne önemi var önemli olan ülkemin adı ve gururu düşünüşü keşke, keşke uygarlık savaşımızda aynı şiddetiyle sürebilseydi bugün. Üzerinde ATATÜRK yazılı kapsülü inanın, inanın hiç mübalağa etmiyorum ilk uzaya fırlatan ülke mutlaka ama mutlaka biz olurduk.

Evet bu savaşta ATATÜRK dünyaya tek geçen Zekiye Hanımı tanıdı. Zekiye Hanım ne yaptı biliyor musunuz? Dünyaya ilk ve tek geçen kadınımızdır. 10 Aralık 1919 öğretmen okulu bahçesine 3000 kadını toplamış, dedim herhalde sıfırları fazla okuyorum. Hayır 3000 kadın, yapımcısı, dinleyicisi, konuşmacısı. Kadın olan dünyada ilk mitingdir bu, onun için dünyaya ilk geçmiştir. Peki Zekiye Hanım nasıl toplamıştır, cep telefonu yok faks yok, hiçbir araç yok. Hadi bunlar oldu farz edelim. Kadının sokağa çıkma hakkı yokken 3000 kadın nasıl organize oldu dersiniz? Evet bunu incelediğimde inanılmaz bir hem hayranlık hem de üzüntü duydum neden biliyor musunuz? cep telefonunuz var, faksımız var. Pek çok kulübün, pek çok derneğin davetlisi olarak gidiyorum. Hanımlar 50 kişi geldi mi aman diyorlar bu gün çok kalabalığız. 3000 kadından bahsediyorum ama projesinin adını da söylemek istiyorum Zekiye Hanımın “MUTFAK PROJESİ”, inanılmaz bir proje. Daha sonra bir yerde tekrar geçecek bu proje. ATATÜRK Zekiye Hanımı, Nakiye Hanımı tanıdı bu savaşta. ATATÜRK Melek REŞİT’i tanıdı, Atatürk Şuküfe Nihal’i tanıdı ve ATATÜRK ekmek pişirerek askere götüren ama bu düşmanlar tarafından tespit edilip askerimizin yerini öğrenmek için çok işkence gören ama söylemediği için ekmek pişirdiği fırına atılarak yakılan Nazife Kadını tanıdı bu savaşta. Bu savaşta ATATÜRK Taccülcalala hanımı tanıdı ATATÜRK üsteğmenlerimizi, binbaşı hanımlarımızı tanıdı, bu savaşta Tuğgeneral rütbesi verilmesi öngörülen 8 yaşındaki, evet yanlış duymadınız 8 yaşındaki Nezahat kızımızı tanıdı. İşte Nezahat kızımızın yanında şehit olan bir erimizin cebinden çıkan bir mektubunda annesine şöyle yazmış “anne Nezahat ile babasının arasındaki konuşmayı duyaydın benim burada niye olduğumu anlardın” demiş ve bu arada şöyle yazmış” biz Mehmetçik Nezahat’e Türklerin Jan Dark’ı diyoruz” demiş. Bu bana acı geldi. Ben Jan Dark’ı ortaokuldan beri tanıyordum ama Nezahat’i ancak bu araştırmam da tanıdım. Bunun acısını da o mektupla birlikte yaşamış oldum. Bu kadınlarımızı ben ATATÜRK ve Türk Kadını konulu konferansımda anlattığım için burada sadece adlarını anmadan geçemeyeceğimi gördüm.

Bu arada ATATÜRK okumuş da yazmaya da vakit bulabilmiş. Evet bizler için bir geometri kitabı yazmış. Üçgen, açı, dikdörtgen gibi ve 48 tane geometri teriminin isim babası bu yazdığı kitapla bizzat Mustafa Kemal’dir. İyi ki de yazmış eşkenar üçgen demek için “müselleseyi bilmem ne bilmem ne...” demek gerekir. İnanın bu kadar şeyi aklımda tutuyorum, bir onu tutamadım. İyi ki yazmışsın dedim. Bu arada ATATÜRK her sektöre el attı dedim ya, basın sektörüne de el atıyor ve bir gazete çıkarıyor. Adı “Mimber”, 52 sayı çıkmış gazetesi, ve bu gazeteleri okuduğum zaman bu Mustafa Kemal’in gazetesi dedim. “Sansür” kelimesi ilk defa bu gazetede yer almıştır. Bu arada keşke bütün Türk gençlerimiz bu gazeteleri okuyabilseydi diye düşünmeden de edemedim. Çok moral bulurlardı çünkü.

Bu arada çok güzel şiirler yazmış. İlk şiiri 1908 Şanlı Ordu dergisinde yayınlanmış. Keşke vaktimiz olsa da şiirlerinden de aktarabilseydim. Bu arada nutku yazmış, tiyatro eserleri yazmış, sinema senaryoları yazmış, yazmış yazmış. Peki okumuş yazmışta sadece gününün problemlerine mi çare bulmuş Mustafa Kemal? Sadece gününü mü kurtarmış acaba? Hadi gelin esas önemli olan da bu, buna bir bakalım mı ne dersiniz?

İşte günümüzde 25 yıllık araştırmacılığım sonunda size bir itirafta bulunmak istiyorum, diyorumki ATATÜRK inanın, bugün sanıyorum 7 Şubat 2005, bu günü çok net görmüş, hadi görmekle kalsa iyi, birde bu gün kullanacağımız kadar güncel geçerli ve çözümsel önerileri de yazarak bırakmış bir lider. Söyleyin bana hangi ülkede var böyle bir lider. Diyeceksiniz ki lafı bırak bize somut örnek göster. İşte ilk örneğimiz; dediniz ki demin Türkiye’deki sorunları sorduğumda size, dediniz ki önemli olan sorunların bir tanesi de ekonomik sorun. Peki Amerika’nın en ünlü ekonomistlerinden birisi olan Mr.Jhons bize şunu öneriyor, diyor ki “ekonomiyle savaşta bir tek ATATÜRK’ü örnek alsın yeter Türkiye”. ATATÜRK’ün ekonomi ile de ilgili ne görüşleri var acaba, ve bunun üzerine oturdum, Maliye arşivine indim, Maliye arşivini incelememde ATATÜRK’ün ekonomide en önem verdiği şey ne biliyor musunuz? Türk parasının değerini korumak. Peki, 1919’a baktım Türk parası Sterlin karşısında, o zaman dolar yok, Sterlin karşısında 605 kuruş. Ha bir savaş yapıldı, ülke yıkıldı tekrar yapıldı. Peki 1938’de kaç kuruş biliyor musunuz? 19 sene sonra inanılmaz bir şey, 616 kuruş. Buna gerçekten inanmaya imkan yok. Peki dedim ki herhalde yanlış okudum banknot artış hacmine baktım, banknot artış hacmi 1919 dan 1938 son dört ayına kadar, son dört ayı ilgilenemiyor sağlığından dolayı, son dört ayına kadar 19 sene sadece %8, bu çok büyük bir başarı. Peki son dört ayda ne oldu diye baktım, gülüyorsunuz tahmin ettiniz mi? %15. 19 senede %8. Bari ölümünü bekleseymişiz, ama işte problem bir takım yerlerde sanıyorum. Bu arada bir arşiv belgesi daha aktarmak istiyorum size. 5 Aralık 1927 tarih. 5 Aralık 1927’de bir Türk Lirası verdiğimiz zaman 2 dolar alabiliyormuşuz karşılığında. Eğer bizim nesil vazifemizi yapaydık size karşı, bugün 20 milyon liralık banknotu götürecektiniz, karşılığında 40 milyon dolar alacaktınız bizim nesil vazifesini yapaydı. Ama diyorum ki lütfen gençler lütfen, ilerde maliye bakanı olabilirsiniz, ilerde başbakan olabilirsiniz, ilerde aile kurabilirsiniz oda bir ekonomik sektördür ve ekonomiye yön

vereceksiniz. Bizim yaptığımız, size çektirdiğimiz sıkıntıları çekmemeniz için lütfen ekonomik görüşleriyle ATATÜRK’ü mutlaka incelemenizi tavsiye ediyorum. Bu arada biliyorsunuz 1929 da çok büyük ama çok büyük bir şey var. Ekonomik kriz var. Bütün dünyayı sarsmış ekonomik kriz. Peki soruyorum size sarsılmayan bir ülke söyleyin. Türkiye tabii ki. Peki 1929’da bütün dünya buhran yaşıyor en gelişmiş ülkeler bile. Hadi etkilenmedin de, rakamlara bakın kişi başına düşen milli gelir %51,2 artıyor. Eksilmeye alışmışız da artma kelimesi garip geliyor bize. Enflasyon ne kadar? Eksi 1.2, bunlar resmi rakamlar.

Peki ikinci örnek, günümüze örnek;1996 İngiltere’de bir seçim yapılır. Meclisteki kadın millet vekili sayısı seçimden önce 13, seçimden sonra birden 123 olur. Hiii derler kim yaptı bu başarıyı, Lezli Abdela diye bir hanımefendi. Lezli Abdela’yı tüm ülkeler çağırır, “ya bize de öğret metodunu da bizde kadını fazla sokalım meclise” derler. Lezli Abdela’yı Türkiye de çağırır. Şileye gelir, dolar alır anlatmak için. Ve işte sözlerinin özeti “ingiliz kadını bu başarıyı ATATÜRK’e danıştı”. Yani ben Türkiye ye terciye tere satmaya geldim. Peki Lezli Abdela’nın uyguladığı projenin adını biliyor musunuz? “Mutfak Projesi” peki şöyle yazıyor şurada; “1919 dan beri biz Türk kadını ve ATATÜRK’ün peşindeyiz merak ediyorum iki kadın milletvekilinizde benim peşimde niye acaba” diye de ironi yapmış burada. Bu arada eğer biz bu metodu uygulasaymışız Türkiye’de sanıyorum Türk erkekleri şu anda meclise nasıl girebiliriz diye arayış içinde olacaktı, hiç şüphe yok buna.

Peki bu arada dünyaya o kadar çok ilk hediye etmişiz ki bunlardan bir tanesi de üniformalı ve rütbeli kadın asker ilk defa bizim ordumuzda, bizden dünya orduları örnek alıyor. Kurtuluş Savaşında rütbe alan kadın askerlerimiz; Binbaşı Ayşe ALTUNTAÇ, Üsteğmen Emine VARDARLI, Üsteğmen Fatma ŞİMŞEK. Ama dünya tarihine tek geçen bir üsteğmenimiz var; 700 erkek 43 kadından oluşan bir müfrezenin reisliğine bizzat ATATÜRK tarafından atanmış, Üsteğmen Kara Fatma. Evet dünyadaki ilk müfreze reisesi kadın unvanını taşır Kara Fatma. Ben geçenlerde Erzurum’a davetliyim, Erzurum Üniversitesi rektörümüz davet etti uçakla gittim. İndim uçaktan “off ayağım belim melim” dedim, bir an aklıma geldi, biliyorsunuz Kara Fatma Erzurumlu; Erzurum’u 13 kadınla müdafaa ediyor, atına atlıyor Bursa’ya kadar geliyor, Bursa’nın Kurtuluşuna da tanık oluyor. Ben uçakla zor gittiğim yere, önümde yemeğim, arkamda suyum, sıcacık, ama bu kadının yaptığı! Ha o zaman sanıyorum şu andaki Türk kadını asla ve asla yoruldum demeye hakkı yok, eğer Kara Fatmaları eğer Şerife bacıları tanısaydı. Evet anlıyorum bu hanımlarımızı tanımadan önce bir şey yaptım zannediyordum. Şu anda hiçbir şey yapmadığıma kaniyim. Bu arada Kara Fatma’nın savaşta yaptıklarını, dedim ya Bursa’ya kadar gelmiş, üç oğlunu şehit vermiş, kızının parmakları İzmit muharebesinde kesilmiş, sadece savaşı anlatmak için bir konferans gerekir Kara Fatma’nın. Ama Tamim gazetesini okuyorum, Tamim gazetesini okurken Kara Fatma’yla yapılmış bir röportajı okudum, inanılmazdı. Gazeteci soruyor diyor ki; “çok fakirsin çok çok ihtiyacın var paraya neden üsteğmenlik maaşı sana bağlanan maaşı Kızılay’a bağışladın?” diyor. Verdiği cevap tarihi bir cevap aynen şöyle: “Ben Kurtuluş Savaşında yaptıklarımı bir menfaat ve çıkar karşılığında yapmadığıma inandığım için en son vatani vazifem olarak maşımı Kızılay’a bağışlıyorum” diyecektir. Bu bana neyi hatırlattı biliyor musunuz?             ATATÜRK’e bir gazeteci sorar; “neden mal ve mülkünüzü milletinize bağışladınız” diye. ATATÜRK’ün verdiği cevabı aynen aktarıyorum: ”Mal ve mülk bana ağırlık yapıyor, onları asıl sahibi olan milletime bağışlamaktan ferahlık duyuyorum. Zenginlikten ne çıkar asıl zenginlik insanın manevi şahsiyetinde olmalıdır.“ diye cevaplayacaktır. Ne güzel değil mi en son kademeden en tabana kadar, kadınından erkeğine kadar hepsi aynı söylemde ama alışmadığımız gibi aynı eylemdeler ne diyelim sağ olsunlar, varolsunlar.

Dileyelim sizin nesle, genç nesle, hortumcular soyguncular değil, Kara Fatmalar, Mustafa Kemaller örnek olsunlar. Tabi Kara Fatma’nın örnek olabilmesi içinde bir okuma kitabımızda hiç olmazsa bir okuma parçası olarak Kara Fatma’nın olması lazım ki örnek alabilesiniz. Bu arada ATATÜRK’ün şu sözü çok hoşuma gider diyor ki; “Geçmişi ne kadar çok unutursak geleceği korumak o kadar zor olur.” Biz Kara Fatmaları mutlaka hatırlamalıyız sanıyorum.

Bu arada bir kadınımızı daha vermek istiyorum, Melek Hanım. Haçin katliamını hepiniz hatırlıyorsunuz, 535 Türk hunharca katledilmiştir. Hepsi öldüğüne göre nerden biliyorsun hunharca katledildiğini? Şair Melek hanım diye anılırmış Haçin’de. Şahadetinden sonra kolunun altından bir bohça çıkıyor, bohçayı açıyorlar, 18 kıtalık bir destan yazmış. O anda gördüklerini kaleme almış. Mektupçu Hüseyin nasıl vahşetle öldürüldü, komşu kızı Hatice nasıl vahşetle öldürüldü hepsini kaleme aldığı bir destan. Başına ne demiş biliyor musunuz “inşallah okuna”. Ben 45 yaşımda bunu okuyabildim en sonuna da “bizden sonrakiler neler çektiğimizi bileler diye yazıyorum” demiş son iki kıt’ayı sizlere okuyorum

 

Meydan kazanı kurdular

Tüm bebeklerimizi kaynattılar

Gün görmedik anaları

Süngü ile oynattılar

Kundakları verdiler

Kanlı kundak yu dediler

Bebelerimizi kaynattılar kaynattılar

Kuzu eti diye hepimize zorla yedirdiler

Evet biz burada kolay bulunmuyoruz, bu koltuklarda kolay oturmuyoruz. Evet bakıyorum çok buruldunuz, çok üzüldünüz ama liderlik dedik biraz da gülümseyelim mi? Lider dedik, ATATÜRK’ün resimlerine bakıyorum hepsi asık suratlı hepsi ciddi. Lider olmak için böyle mi olmak gerekiyor, acaba ATATÜRK hiç mi gülmemiş, hiç mi espri yapmamış? Hadi gelin Antalya’ya gidelim. Antalya yolunda mola verir kulağına bir türkü gelir “Ya bu türküyü çok sevdim bulun getirin bu türküyü söyleyeni” der. küçücük bir çoban gelir. Derki “Sesin çok güzel bana da bir türkü okur musun”. Başlar çoban “demirciler demir döver tunç olur” diye, bitince ATATÜRK dalmıştır “bis bis” der. Çoban böyle bakar. “Oğlum der bis” der “Çok beğendik tekrarla anlamına gelir”. Hiç nazlanmaz gene aynı türküyü okumaya başlar. ATATÜRK türkü bitince cebinden bir harçlık çıkarır uzatır. Çoban hemen alır harçlığı, kuşağına kor, elini uzatır ATATÜRK’e “bis bis” der. Bu espri ATATÜRK’ün çok hoşuna gittiği için çok ünlü bir sanatçımızın yetişmesi sağlanacaktır.

ATATÜRK’ün hayatta en hoşlanmadığı şey dalkavukluk, ama yemek masasında hiç hoşlanmıyor. Karşısındaki adam da ATATÜRK’e “sen Türklerin şahısın şususun bususun ...”, feci dalkavuk. Yoğurt kasesi adamın önündeymiş diyor ki Atatürk;“Şu yoğurt kasesini bana uzatır mısınız”. Adam yoğurt kasesi uzatacak, el insaf ayağa kalkıyor, önünü ilikliyor, tam yoğurt kasesini alacak parmakları içine giriyor. Ah diyorlar adama taktı ATATÜRK, birde zaten sinirlenmiş durumda, birde çok titiz bu konuda, şimdi bir fırtına kopacak. adam perişan, ah paşam vah paşam derken “Ya niye bu kadar üzüldünüz demin yoğurt yiyecektim şimdi cacık yemiş olurum”. Evet, bu espriyle 25 yılın sonunda ATATÜRK’ün müthiş espiritüel olduğunu keşfettim ve yeni hazırladığım konferansımın konusu ne biliyor musunuz? “ESPİRİLERİYLE ATATÜRK”

Bugün onu hazırlıyorum, 6-7 ay sonra bitecek inşallah sizlerle buluşacağız. O konferansta çok güleceğiz ama inanın çok da düşüneceğiz. Bir gazetecide Atatürk’e sorar “size der diktatör diyorlar ne dersiniz”. Atatürk şöyle bir bakar, “Eğer ben diktatör olsaydım hanımefendi bu soruyu sorduktan sonra siz asla canlı kalamazdınız “ diyecektir. Peki diktatör mü Mustafa Kemal bakalım.

İzmir kurtuldu, çok tatlı bir yorgunluk, Ankara’ya hareket edecekler. Trene binerler kompartımana çekilirler. Ertesi gün kompartımanı çalar yaveri, açar yorgun, bitkin, kravatını yıkamaktadır Atatürk. Yaveri “ya paşam bu ne hal hiç uyumadınız herhalde niye böylesiniz” der. “Ya çocuk kompartımanıma yastıkla battaniye koymayı unutmuşunuz. Kolumu yastık yaptım ağrıdı setremi yastık yaptım üşüdüm bende uyumadım kalktım” der. Yaveri; “aman paşam! Birimize haber vereydiniz hemen size bir yastıkla battaniye getirirdik” der. Ve bir ülke kurtarmaktan dönen komutan söylüyor bunları tarihi bir cevap derki “Geç fark ettim hepiniz en az benim kadar yorgundunuz. Hiçbirinize kıyamadım. Önemli olan benim uyumam değil milletimin rahat uyuması”. Var mı böyle bir şey! Bu insana diktatör demeye kimin dili varabilir.

Ayaklarının altına Yunan bayrağı serildiğinde bayrak bir ulusun onurudur diye basmayıp kaldırtan bir insanın kendi milletinin inancını çiğneyebileceğini düşünmek ancak onuru ve şerefi olmayan kişilerin işi olabilir diye düşünmeden de edemiyorum.

Bu arada içimizde çok değerli öğretim görevlilerimiz ve öğretmen arkadaşlarımız var. Onların için de çok özel bir anısını anlatacağım. İstanbul Üniversitesinin açılış töreni. Çok mütevazı bir salon, tahta iskemleler, ortaya ATATÜRK’ün oturması için kırmızı renkte süslü muhteşem bir koltuk konmuş. Profesörlerle birlikte geliyor, buyurun diyorlar. Bir koltuğa bakıyor dönüyor profesörlere, aynen şunları söylüyor; “Sizlerden öğrenecek o kadar çok şeyim olduğuna göre bu koltuk sadece sizlere layıktır” diyor. En kıdemli profesörü o koltuğa oturtuyor ve kendisi tahta iskemlede programı sonuna kadar izliyor. Evet yani kendince hak etmediği hiçbir koltuğa oturmayan bir Mustafa Kemal’i görüyoruz orada. Dünya lideri olmak sanıyorum bu evet .

Bu arada İstanbul ve Ankara illerinden birisine ATATÜRK adının verilmesi için bir kanun önergesi veriliyor meclise. ya İstanbul’a ATATÜRK diyorduk ya Ankara’ya. Bu önergeyi vereni hemen çağırıyor ve aynen şunları söylüyor ;“Bir ismin dillerde kalması için şehrin temellerine sığınmasına gerek yoktur. Bakın bu şehrin ismi İstanbul ama Fatih Sultan Mehmet’i hemen hatırlıyoruz. Eğer ben bir şey yapabildiysem bunu binaların tepelerine, şehrin temellerine ismimi yazarak değil milletimin kalbine yazarak anılmak isterim” diyecek, hiçbir yere adının verilmesini kabul etmeyecektir. Şimdi bakıyorum da hortumcunun soyguncunun hepsinin adı bitaraflarda şey gibi yazıyor merak ediyorum nasıl oluyor bu diye. Evet, galiba beni bıraktınız, ben 25 yıl kolay değil, beni bırakırsanız sabaha kadar buradayız. En iyisi son iki anı ama onu en iyi anlatan anılarla programıma son vermek istiyorum; İşte ilki öğrenciler evet sizin için. Bir öğrenci anlatıyor, Mahmut SADİ. Şöyle anlatır Mahmut SADİ. “Yıl 1923. İstanbul Üniversitesinde öğrenci olduğum sıralar. Okul duvarında bir ilan görüyorum. Avrupa’ya talebe yollanacaktır. Allah Allah diyorum, ülke yıkık dökük yıl 1923 Avrupa’ya talebe! Lüks gibi gelen bir şey, ama bir şansımı denemek istedim. 150 kişi içerisinde 11 kişi seçilmişiz. Benim ismimin yanına ATATÜRK “Berlin Üniversitesine gitsin” diye yazmış. Zaman geldi. Sirkeci garındayım, ama kafam öyle karışık ki gitsem mi kalsam mı, orda beni unutur mu bunlar, para yollarlar mı, gurbet ellerde ne yaparım? Bir an gitmemeye karar verdim, döndüm. O sırada bir müvezzi ismimi çağırdı “Mahmut SADİ, Mahmut SADİ, bir telgrafın var” telgrafı açtım aynen şunlar yazıyordu ”sizleri birer kıvılcım olarak gönderiyorum alevler olarak geri dönmelisiniz”. Var mı böyle bir şey? 11 öğrencinin nerede, ne zaman, ne düşünebileceğini hesap edebilen bir lider dünya lideri olmasın da ne olsun. Yıl 1923, biz evimizde bir çocuğumuzun huyunu değiştiremiyoruz bir huyunu. Tüm ülkenin huyu değişiyor. Bunla uğraşan bir insan yolladığı 11 öğrenci nerede, ne zaman, ne düşünebileceğini hissedebiliyor. Mahmut Sadi devam ediyor “gel de şimdi gitme, gite orda çalışma, dön de bu ülke için canını verme”.diyor.

Evet bu gün en büyük şikayeti ne Türkiye’nin? Beyin göçü. En iyi beyinlerimizi kapıp götürüyorlar ama o çocuklarımız arkalarına baka baka gidiyorlar. Peki diyeceksiniz ki engellemek o kadar mı zormuş? Ha o gün 11 öğrenciymiş, telgrafmış. Bu gün milyon öğrenci olsun, e-mail bilgisayar var. Yeter ki şu iki cümleyi ifade edebilecek, onların sorumluluğunu alan bir liderleri olsun. İşte son anım, Nehire NEHİR hanımefendiden; şöyle anlatır “O zamanlar kadınların sanatçı kimliğini yeni yeni kazandığı dönemler. Benim tiyatroda çömezlik dönemim. Muhsin ERTUĞRUL Darül Bedai’ye baş yönetmen olarak atanmış. Çok titiz bir insan. Provadan oyuna her şey saat titizliği ile işliyor, perde bir saniye bile geç açılmıyordu. Provaya geç kalan oyuncu derhal oyundan uzaklaştırılıyordu. Eee tahmin edersiniz ki bu durumda Muhsin Ertuğrul’un da düşmanı çoktu. Bir gece Dolmabahçe’den ATATÜRK’ün Şehir Tiyatrolarına geleceği haber verildi. Ben de karşılamak için hazırdım. Fakat paşa gecikti. Muhsin Ertuğrul kendisini beklemeden perdeyi saniyesi saniyesine açıp oyunu başlattı. ATATÜRK 4 dakika geç kalmıştı. Etraftaki dalkavuklar ATATÜRK geldiğinde Muhsin ERTUĞRUL’un onu beklemeden perdeyi açtığını ellerini ovuştura ovuştura anlattılar ATATÜRK “Yaaa öylemi Muhsin Ertuğrul’la Görüşürüz” dedi. Herkes Muhsin ERTUĞRUL’un işinin bittiğine inanıyor, ben müdür olacağım sen müdür olacaksın kavgaları bile başlamıştı. ATATÜRK piyesin bitiminde Muhsin ERTUĞRUL’u ayakta karşıladı. Deminkileri de yanına çağırarak aynen şunları söyledi. “Sizi tebrik ederim işinizle ilgili ciddiyetiniz ülkenin gelişimini ciddiye aldığınızı gösterir biz geç kaldık siz vazifenizi yaptınız eğer bir tek benim için perdeyi açmayıp oyunu başlatmasaydınız bu dalkavukluktan ileri gitmez ve beni çok üzerdi ben herkesin her sahada işini bu kadar ciddiye almasını istiyorum ülke ancak böyle ilerler efendiler” demez mi. Etraftakilerin suratları görülmeye değerdi o sırada”. Ama işte liderlik diyorum. Şimdi bir an günümüze geliyorum, hadi bakalım baba iseniz başlatın programı gelmeden. Mümkün mü! Ondan sonra artık beğenin haritadan bir yer, evet ki bu insan bir ülkenin en büyük lideri değil asrın lideri

olan  bir insan bunu yapıyor.

Evet ATATÜRK ve onunla el ele verenler sayesinde üç tarafı deniz yerin üstünü anlatayım mı? Lütfen pazara gidelim Yabancı ülkelere gittim. portakalı taneyle jelatinlere sarıyorlar, kıymetli madde, karpuzu dilimle yiyorlar, biz kelek çıktımı atıyoruz, bir tane daha açıyoruz var mı böyle bir nimet. Lütfen pazara gidelim, yeşilin her tonu; geçen bir yabancı konuğum var; pazardan geçmek zorunda kaldık dedi ki bana “Türklerin özel bir günü herhalde bu gün”. “Neden” dedim? Eee baktı kadın naylon torba naylon torba yok öyle bir dava, böyle bir nimet nerde, hangi ülkede. Bir tane salatalık, bir tane domates, biz kilolarla. Ve bana ne dedi biliyor musunuz? “Yahu ülkeme dönünce ne isteyeceğim biliyor musun”. “Ne” dedim. “Türkiye’yi isterim de isterim diye tutturacağım” dedi. Bir espriydi ama bir gerçek payı da olduğu su götürmez.

Peki yerin altına geçelim. Krom, brom, toryum, bor. Tamam güzel ama petrolün zekasına hayranım. Neden mi? Burada çıkıyor, burada çıkıyor, burada çıkıyor ama Türkiye’nin sınırını ezberletmişler petrole, bir kilometre girmiyor içeri. Var mı böyle bir petrol, yani altımız petrol dolu aslında. Hadi petrolü de geçelim, uzaydan çekilen fotoğraflara göre bugün petrolden bir derece zengin maden var, uranyum. Bu gün dünyadaki, Türkiye’de değil dünyadaki eni iyi uranyum rezervi bizim Karadeniz dağlarında arzı endam ediyormuş. Hoş o bize bakıyor biz ona bakıyoruz ama Türkiye’nin dış borcunun 19 katı değeri olduğu tespit edilmiş uzaydan çekilen fotoğraflara göre.

Yabancı ülkelere gittiğimde ufacık bir tarihi vesika buluyorlar, üç kere etrafını çeviriyorlar, birde bol para ödüyorsunuz, böööyle bakıyorsunuz. 15 ayrı medeniyeti barındıran 10000 yıllık bir tarih var altımızda. Romanya devlet bütçesinin üçte birini nasıl kalkındırıyor? Suni termal tesis yapmış adamlar düşünebiliyor musunuz suni. Erzurum’a gittim kaynıyor, Kozaklıya gittim kaynıyor, Bursa’ya gittim kaynıyor, İzmir kaynıyor. Sadece bizim sıcak su kaplıcamız. Hakikisi var çünkü elimizde Geçen gün Isparta Süleyman Demirel üniversitesi beni davet etti rektörlük, oraya gittim. Beni Darvas diye bir kayak merkezine götürdüler. Kayak merkezinde kayakla kayıyordu herkes Davras’ta. Bir buçuk saat sonra, Antalya Akdeniz üniversitesinde vereceğim konferans için Antalya’ya indim. Millet denizde yüzüyordu. Var mı böyle bir ülke söyleyin bana. Bir buçuk saatlik mesafede. Bursa, Uludağ’a gidiyorsunuz kayak kayıyorlar, 20 dakikada Mudanya’ya gidiyorsunuz denize giriyorlar. Hakikaten yok böyle bir ülke. Dünya yuvarlağını çevirin hepsinin bir araya geldiği bir ülke söyleyin bana, ben bulamadım. Ya güneşi var ya kar-ı var ya denizi var ya dağı var birinden biri mutlaka. Peki bu kadar özel ve güzel bir ülke bizim elimizdeyken başımız dertten kurtulur

mu? Asla. Düşmanımız dünden daha az değil, dünden daha çok. Bütün ülkelerin gözü bizim ülkemizde. Nasıl olmasın ki! Galiba bir tek bizim gözümüz yok şu ülkede. Bu gün bunun için parçalama ve bölme girişimlerini yüz yıllardır uyguluyorlar. Bir ara siyasi girdiler, sağ-sol diye böldüler, kapışın dediler, yutmadık. Daha sonra etnik böldüler, kürt-Türk dediler, kapışın dediler, yutmadık. Dinimizi kullandılar, kapanan kapanmayan, laik olan–olmayan, ATATÜRK’çü olan–olmayan diye dörde beşe, tarikatlara bölünün dediler ki kolay alalım, yutmadık. Ekonomiyi kullandılar, zengin-fakir alan-alamayan dediler, gene olmadı. Yani tazı eski tazıydı, habire çulunu değiştirdiler. Oyunun kuralı buydu ama biz bu oyuna hiç gelmedik gelmeye de asla niyetimiz yok.

Yeni ATATÜRK’ler yetişiyor ve gelmekte. İşte bugün bizi kuvvetlendikçe budanan, diğer türlü olduğu sürece de sulanan bir ağaç misali görmek gafletinde olan yada başka bir deyişle ayağa kalkmayacak kadar destekle ama yere düşmeyecek kadar köstekle politikası uygulamaya çalışan tüm ülkelere, iç ve dış düşmanlarımıza karşı en güzel cevabı ne zaman vereceğiz biliyor musunuz? Onu anmayı bırakıp anlamaya başladığımız zaman. Onu yakamızda taşıdığımız kadar fikir ve eylemlerimizde de taşıyabildiğimiz zaman. Onu özlediğimiz kadar özümsediğimiz zaman. Onunla yarışan ama onu aşmış yeni Mustafa Kemalleri yetiştirebildiğimiz zaman vereceğimiz inancıyla. sizlerden Nakiye Hanım, Kara Fatma, Mus


Tarih: 19:57, 9/6/2009 Kategori: ATATURKUMUZ ATAMIZ - Ah cok erken gittin
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Siz Potomyayı bilir misiniz? Peki ya Öyküsünü? Mutlaka Okuyunuz




Siz Potomyayı bilir misiniz?
 
 

Nereden bileceksiniz Karadeniz'in bu şirin kasabasını.. Ama Karadenizliler iyi bilir, Po tomyayı ve öyküsünü..


 


Biri var ki; O Potomya yı herkesten daha iyi bilir, bilirdi:  Mustafa Kemal Atatürk.


Cumhuriyetin ilk yılları.. Devrimler peşi sıra geliyor,şapka devrimi henüz uygulamaya konmuş...


Hilafetçiler durumdan rahatsız. Derken şeyh Sait doğuda hilafet Kisvesi altında bilinen Kürt isyanını başlatıyor. Vatan toprağının hiç
Bir köşesinden destek bulamazken, Potomya'da bir sivri zekalı halkı örgütleyip "Hilafet isterük!" diye şeyh Sait isyanına destek veriyor.


Atatürk , önceleri bunları ciddiye almıyor. Ancak "Cumhuriyet istemezük, devrimleri tanımazük" diye sesleri yükselmeye başlayınca
duruma el koymak mecburiyeti doğuyor. Donanmanın "Hamidiye" gemisini Potomya sahillerine gönderiyor...


Hamidiye , Potomyayı kuru-sıkı bombalamaya başlayınca isyancı halk çil yavrusu gibi kaçışmaya başlıyor.. Hamidiye susmuyor.. Taa ki ,Potomyalılar sahilde saf tutarak Hamidiye gemisine secde edip hep bir ağızdan;

"Atma Hamidiye atma... şapka DA giyeceğum, vergi DA vereceğum" diyene kadar....


Potomya neresidir, bilir misiniz? Rizenin şirin ilçesi.. Bugünkü adıyla; Güneysu kazası.
Güneysu neresidir bilirmisiniz? Recep' in köyü !.....
Şimdi de "Recep de Kim?" diye sormayınız lütfen......




Tarih: 20:19, 1/6/2009 Kategori: ATATURKUMUZ ATAMIZ - Ah cok erken gittin
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Büyük Liderimiz Atatürk'ten Muhteşem bir Ders .....




                  


Atatürk'ten muhteşem bir ders
 

Konu azınlıklar.
İnönü bir yasa çıkarmaya hazırlanıyor. Atatürk'ün
huzuruna çıkıyor. Bu muhteşem anekdotu okuyun deriz!
Bugünlerde "özür diliyoruz" kampanyası ile Türkiye yine bir "azınlık"
sendromu yaşamaya başladı. İşte bu dönemde Atatürk ile İnönü arasında
yaşanan bir olay ders niteliğinde.
Başbakan İnönü saat 18.00 sularında Florya Köşkü'nde Atatürk'ü ziyaret
etmiş:
- Hayırdır İsmet... Habersiz geldin.
- Paşam, azınlıklar meselesi... Konuyu Meclis'e getireceğiz.. . Ne
diyorsunuz?
- İsmet bugün geç oldu... Yarın sabah erkenden gel, konuşalım.
 
İnönü çıkınca Atatürk "bütün görevlileri" toplamış:
- Sadece laleler kalsın... Bahçedeki diğer bütün çiçekleri sökün,  
atın... Derhal.
İsmet Paşa sabah gelmiş, bahçenin "halini" görmüş ve "görevlilere" sormuş:
- Ne oldu böyle?
- Gazi Paşa Hazretleri emrettiler, söktük.
Başbakan İnönü, Cumhurbaşkanı Atatürk'ün odasına girmiş:
- Paşam, bahçenin durumu nedir?
- Azınlıkları söküp attım İsmet.
İnönü "anladım" dercesine başını öne eğmiş:
Atatürk:
- İsmet, ben "Ne Mutlu Türküm Diyene" sözünü boş yere söylemedim....
Kendini Türk hisseden herkes bu vatanın öz evladı... Ben hayatta
olduğum sürece bu böyle bilinsin... Ve sakın azınlıklar ile ilgili bir
kanun çıkarılmasın.



Tarih: 02:19, 28/5/2009 Kategori: ATATURKUMUZ ATAMIZ - Ah cok erken gittin
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

ATAMIZA dil uzatan gereksiz kişi engin ardıça "HINCAL ULUÇ'T




21 Mart  Cumartesi günü Sabah'ta yayınlanan Engin Ardıç'ın  yazısı;


       Atatürk'ün pasaportu var  mıydı?

      Atatürk'ün yurt  dışına hiç çıkmadığını hep biliriz... Bu, büyük bir  erdem olarak pazarlanmıştır: Kendisi hiçbir yere  gitmeden herkesi
ayağına  getirmiş!
     Herkes  dedikleri, İran şahı ve İsveç kralı gibi "kıyıdan  köşeden" adamlar, bir de İngiliz kralı Edward tabii...  Yanında da Mrs Simpson...
Ama o da aşkı uğruna  kısa bir süre sonra tacı tahtı bırakacağından, bu  gezinin bir yararı olmamış.
       Olamazdı da... İngiliz kralı ya da kraliçesi "hüküm  sürer ama idare etmez" ... Meclise izinsiz giremediği,  seçimlerde oy kullanamadığı gibi,
dış politikaya  da karışamaz!
      Bunun dışında  kim gelmiş Türkiye'ye? Hitler mi, Stalin mi, Mussolini  mi, Roosevelt mi, Hirohito mu? Hiçbiri.
       Keşke İspanyol başkanları Alcala Zamora  ya da Manuel Azana gelselerdi de, "asi generallere"  karşı İspanyol Cumhuriyeti' ne sahip
çıkma onuruna  kavuşsaydık yahu...
      Ama niçin  geleceklerdi? Türkiye önemli bir ülke değildi ki,  kendi kabuğuna çekilmiş, yaralarını sarmaya ve  Batılılaşma girişimini
temele indirmeye çalışan,  "dünya sahnesinin önünden çekilmiş" bir ülkeydi... Her  türlü Osmanlı mirasını da reddettiği için  (borçların
bir kısmı hariç!), "beni kendi halime  bırakın, karışmayın, bulaşmayın" der gibiydi  dünyaya...
      Atatürk'ün yurt  dışına hiç çıkmamış olması niçin büyük bir başarı  olarak değerlendirilmiştir?
       "Kendi kabuğuna çekilmek, kendi yağıyla kavrulmak"  erdem sayıldığı için! Bu da memur zihniyeti  değilse, memur zihniyeti başka nasıl olur  acaba?
      Ve de Atatürk'ün bazı  Anadolu kasabalarını dolaşmış olması niçin büyük birer  olay gibi pazarlanmıştır? Hele İstanbul'a her gelişi  niçin "tarihi gün" sayılmıştır?
       Yani tasavvur edebiliyor musunuz, Hitler'in  Stuttgart'a gelişi bayramı, Mussolini'nin Venedik  gezisi şenlikleri, Stalin'in Odessa'yı ziyaretinin  bilmemkaçıncı yıldönümü kutlamaları.. . Var mı böyle  bir yağcılık?
      Toplum o kadar  "donuk", ulaşım o kadar yetersiz durumdaydı ki, bir  yerden bir yere gitmek başlıbaşına heyecan verici,  serüven gibi bir şeydi o dönemde...
       Keşke bu gibi çarçur gezilerle övüneceğimize,  "Atatürk'ün uçağa binip Atina'ya gitmesi ve eski  düşmanlarını kucaklaması, Atatürk'ün Cenevre'de  yaptığı ünlü Milletler Cemiyeti konuşması, Atatürk'ün  tarihi Beyaz Saray ziyareti, Atatürk'ün meşhur Moskova  gezisi, Atatürk'ün unutulmaz Paris barış görüşmeleri"  gibi hatıralar kalsaydı... Ayıp mı olurdu, günah  mı?
      Belki o zaman  cumhurbaşkanlarımızın ya da başbakanlarımızın dış  gezileri de memurlarımıza ve memur ruhlularımıza küfür  gibi gelmezdi!...
      Atatürk hiç  yurt dışına çıkmadı dedik, bu hem doğrudur hem  yanlış...
        Atatürk yurt dışına çıkmadı ama, Mustafa Kemal  çıktı!
      Libya'ya gitti  çarpışmaya ama orası yurt dışı sayılmıyordu..  .
Bunun dışında Sofya'ya, Berlin'e ve batı  cephesine de gitti görevli olarak, Viyana üzerinden  Karlsbad'a da gitti (Karlovy Vary) sağlık  nedenleriyle. ..
      Ama o  zamanlar bir "imparatorluk subayıydı" ...
       Hani şu nefret kustukları Osmanlı  İmparatorluğu vardı ya, onun ordusunda  subaydı.
      1919 yılında ordudan  istifa edene kadar bir Osmanlı subayıydı.
       Hadi kim hayır diyecekse desin de alnını  karislayim.  


  



  Hıncal Uluç'un Engin Ardıç'a yanıtı;


      Atatürk'e  dil uzatanlara....



       Önce biri hafta sonu hiç yüzü kızarmadan saldırdı gene,  "Atatürk'ün pasaportu var mıydı" diye.. ..
       Ve çizdiği Atatürk portresine bakar mısınız?..  "Vizyonsuz..
Memur zihniyetli biri.."
       Utanmazlığın ölçüsüne bakar mısınız?..
       Yıkılmış, tükenmiş, bitmiş, işgal edilmiş  Osmanlı'nın küllerinden, Avrupa'nın "Hasta Adam" dediği  Türkiye'den, modern bir
batı cumhuriyeti yaratan adam  için çizilen tabloya, aşağılamaya  bakar
mısınız?..
      "Memur  zihniyetli, vizyonsuz!.. "
      Bu  korkunç kafaya, bu örümcek düşünceye yanıtı, ayni günün  gecesi, Rus Kızıl Ordu Korosu muhteşem bir yanıt verdi,  tesadüfe bakın bu defa, TİM'de.. Ben ordayım üç kardeşimle,  Öcal Serpil ve Kemal'le..
      Salon son  koltuğuna kadar tıklım tıklım doluydu ve herkes, Atatürk'ün  neler yaptığını anlatan Kızıl Ordu korosuna hem de nasıl  coşkuyla eşlik ediyordu..
      "Bir hızla  kötülüğü geriliği boğarız,
       Karanlığın üstüne güneş gibi doğarız.
       Türk'üz bütün başlardan üstün olan  başlarız;
      Tarihten önce vardık,  tarihten sonra varız."
      Türk'üz  Cumhuriyet'in göğsümüz tunç siperi,
       Türk'e durmak yaraşmaz, Türk önde Türk ileri."
       "Karanlığın üstüne güneş gibi doğmak" nedir  bilir misin sen, karanlık adam?..
      O  senin memur zihniyetli, vizyonsuz dediğin adam, o yıllarda  yepyeni bir devlet, çağdaş, bir cumhuriyet kuruyordu, bir  ulusun kaderini değiştiriyor, dünyaya, hele de Müslüman  dünyaya örnek
oluyordu, öğretmediler mi sana?..
       O vizyonsuz, o "Memur zihniyetli" dediğin  adamın dünyadaki itibarını, saygınlığını bilir  misin?..
      Efendim "Kimse gelip  gitmemiş Türkiye'ye Atatürk zamanında.."
       İngiltere Kralı gelmiş ama, o sayılmazmış.. Çünkü  adamın zaten yetkisi yokmuş..
       Birleşik Krallık kralının ülkemize, Atatürk'e gelişini bir  formalite sanıyor.. Peki o zaman "Pasaportlu" Abdullah  Gül'ün iki günde bir yurt dışına gitmesi, bu ülkede devlet  başkanları ağırlaması ne?..
Atatürk'e gelen İran Şahı  adam değil de, Gül bugün İran'da ne arıyor peki?..
       Adamın, Atatürk'e saldırma gözlerini öyle  karartmış ki, ne dediğini bilmiyor, çelişkiler  içinde..
      İngiltere Kralı, İran Şahı,  gelmemeliymiş de, kim gelmeliymiş?..
       Hitler, Mussolini, Stalin.. Verdiği örneklere bakar  mısınız?..
Hafazanallah. . Bunlardan biri gelmiş olsaydı  kazara, bugün kimbilir neler yazardı, düşünebiliyor  musunuz?.
      İngiliz Kralı yetkisiz..  Peki yetkilisi, hem de azılı Türk düşmanı Lloyd George ne  dedi, hem de Birleşik Krallık Millet Meclisinde..
       "Arkadaşlar, yüzyıllar nadir olarak dahi  yetiştirir. Şu talihsizliğimize bakın ki o büyük dahi  çağımızda Türk Milleti'ne nasip oldu. Mustafa Kemâl'in  dehasına karşı elden ne gelirdi."
       Atatürk uçağına atlayıp Yunanistan'a gitmemişmiş..  Venizelos'la kucaklaşmamış.. Ama Venizelos yenildiği düşmanı  Atatürk'ü 1934 yılında Nobel Barış Ödülüne aday göstermiş..  Nasıl olmuş bu peki?.. Vizyonsuz, memur zihniyetli, içine  kapanık adamdan başkasını bulamamış mı, Yunan Lideri, "Dünya  barışına en hizmet eden kişi" diye seçecek?..
       Atatürk Mussolini'ye gitmemiş. O da Türkiye'ye  gelmemiş.. Ama Atatürk'ün süvarileri İtalya'ya gidip,  zamanın en büyük binicilik kupasını, hem de Mussolini'nin  adını taşıyanını Türkiye'ye getirmişler.. Bu müthiş spor  hamlesinin ne manaya geldiğini bilir misin sen?.. O  vizyonsuz, memur zihniyetli adamın, o sıralar nasıl bir  Türkiye kurmakla meşgul olduğunu anlayabilir misin, bu  örnekten yola çıkıp?.. Aklın erer mi?.
       Erer.. Bal gibi erer de işine gelmez söylemek... Sen  ve senden yüz bulup hemen ertesi gün Atatürk'e saldıran  yamağın da bilir bunları, çok iyi..
       Kilitleyin bilgisayarınızı gene de, size yağan e-mailler  geri dönsün tamam mı?.. Yüreğiniz o kadar..
       Bakın, bugün bu köşede, 20'inci Yüzyılın en önemli  adamlarının Atatürk hakkında söylediklerinden bir derleme  seçtim sizin için..
Okuyun, iyi okuyun ve iki günde bir  saldırdığınız, sövdüğünüz, dalga geçtiğiniz Mustafa Kemal  Atatürk'ün nasıl bir devlet adamı, nasıl bir deha, Türkiye  için nasıl bir şans olduğunu iyi öğrenin.. 
      Ne yazık ki, sizin için de büyük şans oldu  Atatürk!.
      O olmasaydı, bugün bu  köşelere oturup bu saçmaları bu kadar özgür yazma imkânınız  olur muydu?..




Tarih: 21:19, 24/5/2009 Kategori: ATATURKUMUZ ATAMIZ - Ah cok erken gittin
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

ATATÜRK ve tayyip ...




Tayyip Erdoğan artistik güneş gözlüklerini takıp Ata ile buluşacağı odaya girer, dünyayı ben yarattım havasında. Biraz zaman sonra Ataturk girer odaya, şık koyu lacivert kıyafetiyle, masmavi gözleriyle Tayyibi ezer. Söze gerek yok.


Oturur, avluya bakan pencerenin önündeki masaya. Tayyip gözündeki güneş gözlüğüyle ayakta beklemektedir. Ata kadehe rakıyı doldurur ve alır bir avuç leblebisini.. Rakısından bir yudum alır. ve der ki:


- Sarhoşken kurdu dediğiniz memleketi, ayık halinizle yönetemediniz.



Tarih: 01:19, 22/5/2009 Kategori: ATATURKUMUZ ATAMIZ - Ah cok erken gittin
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Anıtkabir özel defteri, elektronik ortamda tüm vatandaşlara açı


Anıtkabir özel  defteri,elektronik ortamda tüm vatandaşlara açılmış. Bağlantıya kayıt yaptırıp deftere, içinizdekileri rahatça dökme fırsatı yaratılmış.Yazılacak çok konu var...Atam'ı sizlerle başbaşa bırakıyorum...   M.P   

Tarih: 21:37, 19/3/2009 Kategori: ATATURKUMUZ ATAMIZ - Ah cok erken gittin
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

HAYDİ BOYKOTA! 50 TL'de ATATÜRK'ün portresinin arkasına


(Internet'ten alıntıdır)

Fatma Aliye hanım resimli 50TL/BOYKOT
 
Lütfen bu kampanyaya katılalım, biz başlattık bile, 50 TL lik banknot kullanmayalım.

Ben 2 gündür gidip matikten para çekiyorum, dua ediyorum ki 50 TL lik 
banknot gelsin diye ve gelince onları alıp banka şubesine girip 'ben 
bu kadının resmi olan bu paraları değiştirmek veya bozmak istiyorum' diye gayet sesli bir şekilde gişeye gidiyorum. İnanın sıra bekleyen o kadar insan varken, ses çıkarmadıkları gibi alkışlayanlar oluyor. Mahalledeki 2 bakkalı örgütledik, 50 TL likleri 'kimse kabul etmiyor' diye bankaya götürecekler.
Bundan sonra her bankada ve günde 3-4 kişi bu işlemi sürdüreceğiz. 
Lütfen dikkat edin, matikten 500 TL bile çekseniz, en fazla gelen banknot 50 TL !!!
hatta tamamı... Bunu yapanlar çoğaldıkça, banka şubeleri 
zorlanacaklardır ve kampanya ses getirecektir, yalnızca internet 
ortamı değil, sokağa dökelim bu bilgileri. Unutmayın, bankalardan
emekli maaşı alan ve internet kullanmayan binlerce kişi var.

++++++++++++++++++++++
 
ATATÜRK'ÜN YERİNE FATMA ALİYE HANIM

 15.10.2008 10:31

Fatma Aliye Hanım'ı (1862-1936) tanımıyordum. Türk edebiyatının ilk 
kadın romancısıymış.
Eğer Yeni Şafak Gazetesi okuyor olsaydım Fatma Aliye Hanım hakkında
yeterli bilgiye sahip olurdum elbette.
Fatma Aliye'yi bundan sonra artık herkes tanıyacak. Çünkü Fatma 
Aliye'nin fotoğrafı bundan böyle 50 TL lik banknotlarda Atatürk'ün yerine yerleşecek.
 50'liğin Bir yüzünde Fatma Aliye, diğer yüzünde Atatürk.

Cumhuriyetin yetiştirdiği bunca başarılı Türk kadını varken, Fatma Aliye nereden çıktı demeyin.

Fatma Aliye'yi Atatürk'ün yerine yerleştiren nedenin onun romancılığı 
olduğunu sanıyorsanız aldanıyorsunuz. Asıl neden onun İslamcılığı ve 
Atatürk Devrimlerine karşı olması.

 Çankaya'da, Atatürk'ün koltuğunda İslamcı bir Cumhurbaşkanının 
oturduğu Türkiye'de, paraların üzerine Fatma Aliye Hanım'ın resmi konmuş çok mu?

Fatma Aliye'nin tesettüre olan tutkusu onun yazılarına da yansımış.

 Bir yazısında kadınların giyim tarzı konusunda şöyle diyor; "...İşte 
bu tuvaletin üzerine zinetten ari ve bolca bir şey giyilir ve saçlar 
da bir baş örtüsüyle örtülürse şeriata muvafık surette tesettür edilmiş olur."

 Fatma Aliye Hanım, Mustafa Kemal'in yaptığı devrimleri bir türlü 
benimseyememiş.

 Romanlar yazan, Batı edebiyatından çeviriler yapan ve dönemindeki 
erkek egemenliğine karşı çıkabilen bir kadın, nasıl olur da Mustafa 
Kemal aydınlığını göremez, anlamak olası değil.

 Kendisinin,bir Osmanlı paşasının (Ahmet Cevdet Paşa) kızı olmasının 
bunda rolü var elbette.

 Evinde çocuklarının ona yaşattığı sıkıntılar onu daha da İslam'a 
bağlamış olabilir. Evden kaçıp Katolik rahibe olan bir kızın annesinin 
yaşadığı travma herhalde azımsanacak gibi değildir.

 Fatma Aliye'yi en iyi inceleyenlerden olan Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, onu anlatan bir de kitap yazmış.

Kitabın adı, "Fatma Aliye: Uzak Ülke"

Mustafa Kemal'in yaptığı yenilikler nedeniyle Fatma Aliye'nin ülkesine 
yabancılaştığı ve uzaklaştığı anlatılıyormuş bu kitapta.

Saltanatın kaldırılmasını, alfabenin değiştirilmesini ve padişahın 
düşürülmesini, Fatma Aliye Hanım asla kabul edememiş,Mustafa Kemal'e 
hep karşı olmuş.

 Şimdi anladınız mı, bunca Cumhuriyet kadını dururken Fatma Aliye 
Hanım'ın neden Atatürk'ün yerine oturtulduğunu?

 Elde edemedikleri türban özgürlüğü nedeniyle kendilerini Türkiye'ye "uzak"
 bulanlar elbette Fatma Aliye Hanım'ın fotoğrafının oraya konmasından 
mutlu olacaklardır.

 Hem Atatürk'ü paraların -hiç olmazsa- bir yüzünden çıkardılar.

 Hem de onun yerine İslamcı bir kadını koydular.
 

Tarih: 12:19, 30/1/2009 Kategori: ATATURKUMUZ ATAMIZ - Ah cok erken gittin
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

ATATÜRK ANILARI - SÜMÜKLÜ CAN DÜNDARIN ATAMIZI REZİL ETTİĞİ FİLM




YANINA ALDIĞI İLK ER

 

O, Samsun'a çıktığı zaman, üstü başı yırtık, postalları patlamış, silahsız bir er gördü. Yüzünün rengi bakıra dönmüş, yağları eriyip kemik ve sinir kalmamış bu Türk askeri ağlıyordu. O'na sordu:

* Asker ağlamaz arkadaş, sen ne ağlıyorsun?

Er irkildi, başını kaldırdı. Bu sesi tanıyordu ve bu yüz ona yabancı değildi. Hemen doğruldu ve Anafartalar'daki Komutanını çelik yay gibi selamladı.

* Söyle niçin ağlıyorsun?

İç Anadolu'nun yanık yürekli çocuğu içini çekti:

* Düşman memleketi bastı, hükümet beni terhis etti. Silahımızı elimizden aldı. Toprağıma giren düşmanı ne ile öldüreceğim? Kemal Atatürk, er'in omzuna elini koydu:

* Üzülme çocuğum, dedi. Gel benimle!

Ve Samsun deposunda giydirilip silahlandırarak yanına aldığı ilk er bu Mehmetçik oldu.



KAHRAMAN TÜRK KADINI

 

17Mart 1923 Tarsus:

 

Mustafa Kemal İstasyon'dan şehre doğru, bir süre yaya olarak yürüdü. O'nu görmek için sabahtan itibaren yolları dolduran Tarsusluların arasından neşe ile selamlar vererek, ilerledi. O sırada ansızın bir olayla karşılaştı.

 

Milli Mücadele'deki çete giysili bir kadın, Atatürk'ün yolunu keserek ayağına kapandı. Gözyaşlarıyla şöyle haykırıyordu:

* "Bastığın toprağa kurban olayım Paşam!"

Mustafa Kemal onu yerden kaldırmak için eğilirken kulağına bu kadının Kurtuluş Savaşında cephelerde çarpışmış olan (Adile Çavuş) olduğunu fısıldadılar.

 

Gözlerinden iki damla yaş düşen Mustafa Kemal, bu güneşten yüzü yanmış kadının elinden tutup ayağa kaldırdı ve ona şöyle seslendi:

* "Kahraman Türk kadını! Sen yerlerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde yükselmeye layıksın."




İZMİR SUİKASTI

 

İzmir'de hazırlanan o alçakça suikastın sonuçsuz kalmasından sonra bir gün bize şu olayı anlatmıştı:

* "Ziya Hurşit'in beni öldürmeye memur ettiği iki zavallı vardı. Sorguları yapıldıktan sonra bunların birisini yanıma çağırdım. Odada kimse yoktu. Kendisine sordum:

* Sen Mustafa Kemal'i öldürecekmişsin, öyle mi?

* Evet, dedi. Ben yine sordum:

* Mustafa Kemal ne yapmıştı ki onu öldürecektin?

* Fena bir adammış o. Memlekete çok fenalık yapmış. Sonra bize onu öldürmek için para da vereceklerdi.

* Sen Mustafa Kemal'i tanıyor musun?

* Hayır.

* O halde tanımadığın bir adamı nasıl öldürecektin?

* Geçerken işaret edecekler, Mustafa Kemal işte budur, diyeceklerdi. Biz de öldürecektik.

O zaman cebimdeki tabancayı çıkararak kendisine uzattım:

* Mustafa Kemal benim, haydi al eline tabancayı, öldür, dedim.

 

Herif benden bu karşılığı alınca yıldırımla vurulmuş gibi oldu. Bir süre şaşkın şaşkın yüzüme baktıktan sonra diz üstü kapanarak hüngür hüngür ağlamaya başladı.

 



ÇINAR

Yıl 1930...

Atatürk, çok beğendiği Yalova'da birkaç yıl önce yaptırdığı köşküne doğru çıkmaktadır. Bir de bakar bir bahçıvan, koca bir
çınar ağacını kesmek üzeredir.

Müdahale eder;“Yahu,..” der “...sen hayatında hiç böyle bir ağaç yetişdirdin mi ki kesmeye muktedir görüyorsun kendini ve niye ?

Bahçıvan der ki; “Paşam
çınar ağacının kökleri köşkün temelini kaldırdı, yaprakları da köşkün pencerelerine müdahale ediyor. Ya köşkü kaybedeceğiz ya ağacı keseceğiz. Onun için de kusura bakmayın ama biz ağacı kesiyoruz.

Atatürk, bir an düşünür; “Hayır gerekirse köşkü ağaçtan uzaklaştırırız” der.

Derler ki, "Bugün Mustafa Kemal bir hoş. Ne demek köşkü tutup da ağaçtan uzaklaştırmak ?"

Bu görev İstanbul Belediyesi'ne verildi. O sıralarda Belediye Fen İşleri Müdürü Yusuf Ziya (Erdem) Bey'di. Onun direktifleri ile Fen İşleri Yollar Köprüler Şubesi sorumluluğu üstlendi. Başmühendis Ali Galip (Alnar) Bey, yanına aldığı teknik elemanları ile Yalova'ya gelerek çalışmaya başladı.

 

 

Önce bina çevresindeki toprak büyük bir dikkatle kazılarak temel seviyesine inildi. İstanbul'dan, köprü altından getirilen tramvay rayları, binanın temeline yerleştirildi. Santim santim yapılan çalışmalar sonunda bina, temelin altına sokulan raylar üzerine oturtuldu.

 

Atatürk, zaman zaman bu çalışmaları izliyordu. O günlerde Paris Büyükelçisi olan Fethi (Okyar) Bey, kendisini ziyarete geldi. Fethi Bey, hatıralarında bu ziyareti sırasında köşkte yapılan çalışmalar ile ilgili şunları aktarmıştır:

"....24 Temmuz 1930 günü öğleden sonra Gazi, beni otomobil ile Yalova'daki çiftliklerini gezdirdi. Araziyi, yapılan binaları ve altına kazıklar konularak bir küçük köşkün mevkiini beş on metre değiştirmek için nasıl çalışıldığını gördük. Sonra köşkün yanında kurulmuş olan eski sultanlara ait iki güzel çadırın içinde istirahat ettik. Çadırların her biri nefis sanat eseri idi. Biraz istirahatten sonra, otomobil ile Yalova Kaplıcaları'na döndük...."

 

Şehremaneti Fen Heyeti ( Belediye Fen İşleri ) 7 Ağustos 1930 Perşembe günü Yalova'ya bir gezinti düzenledi. Bu geziye İstanbul'da bulunan bütün mimar ve mühendisler davet edildi. Köşkün yürütme çalışması, olasılıkla Atatürk'ün isteği ile mühendislerin önünde yapılacaktı.

 

Köşkün yürütülme işlemi iki safhada yapıldı. 8 Ağustos 1930 Cuma günü öncelikle yapının teras bölümü ( toplantı salonu olarak kullanılan, üç yanı camlarla kaplı bölüm ) kaydırıldı.

 

11 Ağustos 1936 günü yapılan son işlemi yanında bulunan kız kardeşi Makbule (ATADAN) Hanım, Affet (İNAN) Hanım, Yunus Nadi (ABALIOĞLU), Muhafız K. İsmail Hakkı (TEKÇE), Yaver Bnb. Nasuhi Bey ve diğer ilgililerle baştan sona izler.

 

yapılan işlemlerden sonra çınar kesilmekten kurtulur.

Gazi Mustafa Kemal, bu işlemin tamamlanıp çınar ağacının dallarını kesilmekten kurtardıktan sonra kendisine bunun nedenini soranlara cevabı şu olmuştur: " Ağaç çınardır. Çınar ise devlet !... "

Atatürk, 11 Haziran 1937’de şahsına ait bütün taşınamaz mallar gibi bu Köşkü de Türk Milletine bağışlar.

Diğer tüm köşkler gibi ‘Yürüyen Köşk’ de halen müze olarak korunmaktadır.




Tarih: 22:19, 10/1/2009 Kategori: ATATURKUMUZ ATAMIZ - Ah cok erken gittin
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Bu savaş ne din ne dil ne ırk ne bilmem ne için bir acı, BU BİR



Tarih: 17:19, 7/1/2009 Kategori: ATATURKUMUZ ATAMIZ - Ah cok erken gittin
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

<- | Sonraki Sayfa ->